Hint sinemasıyla haşır neşir olduğum bu günlerde dört-beş filmi tek yazıda anlatıyor, klasik olmuş Hint filmlerine karşı genel bir bakış açısı ortaya sunmaya çalışıyordum. Ancak izlediğim diğer hiçbir Hint filmine benzemeyen, daha doğrusu herhangi bir sınıflandırmanın yakışmayacağı derinlik ve etkileyicilikte olan Black filminin kendisine ayrı bir sayfa ayırmak gerektiğini düşündüm. Doğuştan kör ve sağır bir kızın içine kapanmış ve hayatla bağlarını koparmış duygularının yeniden doğru ellerde nasıl yeşereceğinin hikayesini Sansai Leela Bhansali hem yazmış, hem de yönetmiş ve hatta gerçek olan hikayeyi tekrar tekrar yaşamış; öyle ki izlerken bize de bu ‘biraz hüzünlü biraz neşeli’ hikayeyi yaşatıyor. Hayatında hiç renk görmemiş, ses duymamış küçük Continue reading
Hazır Olun! Yeni Sezonda Sinema Salonları Çok Hareketlenecek!
Her yıl Türkiye’de sinemanın hem nitel hem nicel açıdan ileri gittiğini düşünmeye başlamışken geçtiğimiz sezon bizi ne yazık ki biraz haksız çıkardı. Bağımsız sinemacılar (Türkiye’de stüdyo sistemi olmadığından, “bağımsız” sözcüğünü sadece ekonomik yönden değerlendirerek Türkiye’de bağımsız sinemacılar ayrımı yapmanın doğru olmadığı söylenemez. Zira bağımsızlık kavramını popüler kültür, egemen ideoloji, konvansiyonel anlatılarla bir arada düşünerek kullanmak yerinde olacaktır.) açısından böyle bir sıkıntı yok aslında. Sinemamızın nitel başarısının tek kaynağı olan bu bağımsız filmler 2012-2013 sezonunda oldukça iyi örnekler ortaya koyarak sinefilleri fazlasıyla tatmin etti. Lal Gece, Araf, Tepenin Ardı, Gözetleme Kulesi, Jîn, Zerre gibi filmler varken aksini düşünmek mümkün değil açıkçası. Continue reading
Bir Nekrofili Biçimi (Fotoğraf Galerisine Yeni Bir Bakış)
* Bu yazı Susan Felleman‘ın 2006 yılında yayımlanan Art in the Cinematic Imagination adlı kitabından alınmış ve Türkçe’ye Fırat Çakkalkurt tarafından çevrilmiştir.
Basitçe söylemek gerekirse, erkek ölü bir kadınla yatmak ister; bir tür nekrofiliden keyif almaktadır.
Alfred Hitchcock
François Truffaut ile yaptığı bir röportajda [1], 1958 yapımı Vertigo filminin konusundan söz ederken Alfred Hitchcock, bu sözüyle sadece Vertigo’nun bir hayli rahatsız edici ana önermesinden değil; söylemeliyim ki, genel anlamda sinematik deneyimin önemli bir psikoseksüel özelliğinden de gelişigüzel biçimde bahsetmektedir. Hitchcock’un gözlemini başlangıç (ve muhtemelen bitiş) noktası kabul ederek, Vertigo da dahil olmak üzere olağandışı bir ortak anlatı temasına sahip bazı filmleri inceleyeceğim: her birinde erkekler, erotizm ve suçluluk duygusuyla takılıp kalmış oldukları ölü kadınlara esrarengiz bir biçimde benzeyen başka kadınlara – ölü aşk nesnelerinin Continue reading
Gözümün Nûru (2013): Işığa Fazla Bakma, Kör Olursun Sonra
Melik çocukluğundan beri göz problemi yaşayan sinema aşığı bir gençtir. Hayattaki en büyük hayali sinema yapmak olan Melik, bu uğurda eğitim almak için Fransa’ya gider fakat bir süre sonra retina dekolmanı sebebiyle kör olmanın kıyısına gelir ve tedavisi için İstanbula’a geri döner. Melik Saraçoğlu ve Hakkı Kurtuluş‘un bir kez daha birlikte kamera arkasına – ve ilk kez önüne – geçtikleri Gözümün Nûru, işte böyle başlıyor.
Fransız ekolünden etkilendikleri sır olmayan Saraçoğlu ve Kurtuluş’un bu sıradışı filmi bir yandan jenerik yazılarının, müziklerin, zengin hayalgücünün ve film boyunca perdeye yansıyacak ödünç film parçacıklarının etkisiyle seyircide ilk anda bir Fransız Continue reading
Antichrist (2009): Diyalektiğe Karşı – Kadın, Hıristiyanlık ve Nietzsche
“İnsanın arzuladıklarıyla, arzularına ulaşma çabalarının sonuçları arasında bir eşitsizlik zuhur ettiğinde insan; hınç tahtına oturur.” (Nietzsche)
Sorular ve Sorunlar
Sorular ve sorunlarla dolu bir filmin eleştirisini yapmak doğal olarak birçok soruyu ve sorunu beraberinde getirecektir. 2009 yılında Cannes Film Festivali’nde gösterildiğinde bu film izleyicilerin bir kısmı tarafından yuhalanmış ve protesto edilmiş; film, izleyenleri iki kutba bölmüştü. Bir kısım eleştirmenler yönetmen Lars von Trier’i kadın düşmanlığı ile itham etmiş [1], felsefeye yoğun mesai harcayan bir kısım Continue reading
Gloria (2013): Zafer Kazanmak İçin Genç Olmak Gerekmez!
63’üncü Uluslararası Berlin Film Festivali’nde adını duyduğumuz, Şili-İspanya ortak yapımı ve aynı zamanda Şili’nin bu seneki Oscar adayı Gloria, No filminin yönetmeni Pablo Larrain’in yapımcılığında, Sebastian Lelio’nun yönetmenliği ve Paulina Garcia’nın müthiş oyunculuğu sonucunda ortaya çıkan bu senenin en iyi filmlerinden. Filmekimi 2013’ün izlediğim filmleri arasından beni çok tatmin eden filmler çıkmamıştı ancak Gloria tek başına beklentilerimi karşılamaya yetti.
Çocukları kendi ailelerini kurarken yalnızlığının iyice pekiştiğini fark eden, eşinden boşanmış, ellilerinde bir kadının akıp giden zamanla mücadelesini anlatan film, Pinochet rejiminin kalıntılarının arasından Continue reading
Gravity (2013): Alfonso Cuarón’un Dönüşü Muhteşem Oldu!
Aslında pek de suskun olmamıştı Alfonso Cuarón‘un gidişi. Meksikalı yönetmen teknolojinin imkanlarını sonuna kadar kullandığı filmi Children of Men ile dünya çapında ses getirdikten sonra 7 yıl boyunca sessizliğe gömülmüştü ve niyahet dönüşü muhteşem oldu. Senaryosunu oğluyla birlikte yazdığı Gravity, Cuarón hayranlarını fazlasıyla mutlu edecek olmanın yanı sıra, yönetmenin dijital teknolojiyi kullanımındaki üstün yeteneğinin açık kanıtı ve film estetiği, kültür endüstrisi, sanatsal nitelik bağlamında sinema-teknoloji ilişkisi üzerine bitmeyen ve muhtemelen de asla bitmeyecek olan tartışmaların gündeme getiricisi olması bakımından, Cuarón’un filmografisinde muhakkak ki yıllar sonra bile özel bir yere sahip olacaktır. Continue reading
Good Bye Lenin! (2003): Elveda Berlin Duvarı, Merhaba Ostaljik Akım
Wolfgang Becker‘in yönetmen koltuğunda oturduğu 2003 yapımı, Good Bye Lenin! bir anne ve oğulun ilişkisi üzerinden Doğu ve Batı Almanya’yı bölen duvarın yıkılışını konu alıyor.
Princeton Üniversitesi’nde Antropoloji Profesörü olan John Borneman Berlin duvarının yıkılışını topluma etkisi üzerinden ele alır ve özetle, duvarın asla sadece bir duvar olamayacağını söyler. Zira duvarın varlığı toplumu ikiye ayırmıştır; evet ve yıkılışıyla her şey düzelecek gibi görünür ama esas olan bireylerin zihnindeki duvardır ve en zoru onu yıkmaktır. Film de aslında tam olarak burada duruyor. Alex’in Denis ile ilk tanıştığı sahnede kura çekilirken iki kutu görürüz, biri Continue reading
Ilo Ilo (2013): Bir Çocuğun Gözünden ‘Ekonomik Buhran’
16 sene öncesine dönüp, 1997’de Doğu Asya’yı vuran ve daha sonra etkileri dünyanın diğer büyük ülkelerinde de görülen mali krize baktığımız zaman bu konu hakkında pek çok incelemeyle karşılaşıyoruz. Yanlış makroekonomik politikalardan gayrimenkul spekülasyonlarının borsayı yanlış yönlendirmesine, Doğu Asya ülkelerinin 90’lı yıllarda hızlı büyüme gerçekleştirip daha sonra arz/talep ilişkisini dengeleyememesine kadar, pek çok sebep öne sürülmekte. Asya Kaplanları olarak bilinen Endonezya, Güney Kore, Tayland gibi ülkeler bu krizden en büyük yarayı alırken filmin konusunun geçtiği Singapur az da olsa mali krizden payını almıştı. Krizin sebepleri bir yana, sonuçlarına baktığımız zaman maddi kayıpların haricinde krizin toplumlar Continue reading
Heli (2013): Çetelerin Arasında Unutulmuş Sıradan Bir Ailenin Hikayesi
Filmekimi 2013’ün zengin programında Cannes 2013 En İyi Yönetmen ödülüyle ilgi çeken Meksika’nın bu seneki Oscar adayı Heli, Meksika topraklarına uzak olan seyirciler için iç sızlatıcı bir şiddette gerçeklik içeren, Meksika’daki kanunsuzluğun tokadını yemiş bir çekirdek ailenin hikayesini anlatıyor. Yönetmen Amat Escalante’nin daha önceden Cannes Film Festivali’nde görücüye çıkmış Los Bastardos ve Sangre adında iki filmi daha bulunmakta. Diğer filmleri izlememekle birlikte Heli filmini baz alarak yönetmenin çok etkileyici bir anlatımı olduğunu söyleyebilirim ancak düşük temposu ve alışık olmadığımız bir bakış açısıyla filmin sindiriminin çok da kolay olmadığını eklemeliyim. Continue reading