Gözümün Nûru (2013): Işığa Fazla Bakma, Kör Olursun Sonra

Gozumun-NuruMelik çocukluğundan beri göz problemi yaşayan sinema aşığı bir gençtir. Hayattaki en büyük hayali sinema yapmak olan Melik, bu uğurda eğitim almak için Fransa’ya gider fakat bir süre sonra retina dekolmanı sebebiyle kör olmanın kıyısına gelir ve tedavisi için İstanbula’a geri döner. Melik Saraçoğlu ve Hakkı Kurtuluş‘un bir kez daha birlikte kamera arkasına – ve ilk kez önüne – geçtikleri Gözümün Nûru, işte böyle başlıyor.

Fransız ekolünden etkilendikleri sır olmayan Saraçoğlu ve Kurtuluş’un bu sıradışı filmi bir yandan jenerik yazılarının, müziklerin, zengin hayalgücünün ve film boyunca perdeye yansıyacak ödünç film parçacıklarının etkisiyle seyircide ilk anda bir Fransız filmi algısı yaratırken, diğer yandan klasik Türk ailesine özgü detayların sunumuyla bilindik ulusal sinema kalıplarının dışında dengeli ve özgün bir yapım olarak oldukça dikkat çekiyor. Beyaz çarşafların arasında ilk kez gördüğümüz Melik’in hikayesinden bu genç yönetmenler, dış sese bağlı olarak ilk bakışta konvansiyonel gibi görünse de, örneklerine sıklıkla rastlamadığımız, gerçeküstü ve belgesele kayan sahnelerle bezeli, yenilikçi ve neşeli bir anlatı oluşturmayı başarmışlar.

Altın Koza 2013’te en iyi film ödülünü Yozgat Blues ile paylaşan film, sinema aşkı ve sinemayı icat edenlere gösterdiği saygı ile akla hemen Martin Scorsese‘nin Hugo‘sunu getiriyor. Hugo’da Scorsese, kurmaca filmleriyle sinemaya sanat niteliği kazandıran Georges Méliès‘i perdeye taşıyıp küçük bir saygı duruşu gösterisinde bulunurken, Gözümün Nûru bizi biraz daha eskiye götürüp kamerayı icat eden adamlarla, Lumiere kardeşlerle buluşturuyor. Lumiere kardeşlerin bilimsel bir buluş olarak görmenin ötesinde değer vermedikleri kamera ile yaptıkları çekimler bugün sinemanın ilk filmleri olarak kabul ediliyor. Oysaki bu çekimler bir hikaye anlatmaktan ziyade, mevcut olanı kaydetmeye yönelikti. Yani herhangi bir kurmaca nitelik bulundurmuyor, mizansene yer vermiyorlardı. Bu bakımdan Lumiere kardeşlerin filmleri sinemanın ilk filmleri olmanın yanı sıra, ilk belgeselleriydi de. İşte Scorsese ve Saraçoğlu-Kurtuluş’un filmlerinin üslup farkı da bu noktada ortaya çıkıyor. Hikayeciliği ön planda olan Méliès’e adanmış Hugo konvansiyonel kurmaca anlatıya sahipken, Gözümün Nûru Lumiere kardeşlerden aldığı bayrağı dalgalandırarak büyük ölçüde belgesel havasını – hatta mockumentary demek daha doğru olabilir – yakalıyor. Zelig kadar janrın özelliklerini tümüyle taşımasa da, Saraçoğlu-Kurtuluş’un doğal oyunculuklar, nostaljik fotoğraflar ve videolarla güçlendirdiği kurmaca ile belgesel arasındaki anlatı tekniği, otobiyografik niteliğe de sahip olan filmin içeriğine büyük katkı yapıyor açıkçası. Böylesi bir kurmaca-belgesel arası anlatıya sahip Pelin Esmer‘in 11’e 10 Kala filminden küçük bir parçanın da filmde karşımıza çıkıyor olması, Melik’in sinema aşkını ve filmin belgesele yaklaşan tonunu vurgulaması adına ıskalanmaması gereken bir detay. Her iki filmin de Altın Koza’da en iyi film ödülünü kazanmış olması ise başka bir benzerlik.

Gozumun-Nuru

Yönetmenlerin doğal oyunculuk adına filmlerinde kimi rolleri aile fertlerine vermeleri sinemamızda denenmemiş bir şey değil. Özellikle snob seyircinin bu bakımdan çokça eleştirdiği Nuri Bilge Ceylan‘ın filmlerinden bu duruma oldukça aşinayız; ki doğal oyunculuğu en iyi kullanan yönetmenin de yine Ceylan olduğunu söylemek pek yanlış olmaz. Doğrusunu söylemek gerekirse, aynı yönteme başvuran Saraçoğlu-Kurtuluş ikilisi de en az Ceylan kadar durumu lehlerine çevirmeyi başarmışlar. Kıyaslayacak olursak, Saraçoğlu-Kurtuluş’un filminde bolca diyalog bulunması bakımından amatör oyuncu kullanımı Ceylan’ın filmlerine göre daha riskli bir hareket olsa da, film boyunca aksayan bir oyunculuğa kolay kolay rastlamak mümkün değil. Yani genç yönetmenlerin oyuncu yönetimindeki bu başarılarını azımsamak büyük haksızlık olur.

Sinema salonunda sık sık gülüşmeler duymanızı sağlayacak bu kara mizahın tek sıkıntısı ise, dramatik çatının odak noktasındaki kayma. Başlangıçta Melik’in sinema aşkı ve bu uğurda hastalığıyla mücadele etmesi ön plandayken, filmin son bölümüne doğru bu çatışma, beyazlar içinde karanlığa gömülü gencin dramına bırakıyor yerini. Bu durum seyircide ufaktan bir konsantrasyon kaybına yol açsa da, Gözümün Nûru her halükarda alışılmışın dışında bir film.

Herkese iyi seyirler.

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s