Seven Psychopaths (2012): Tarantino Olmak O Kadar da Kolay Değil

Seven-PsychopathsQuentin Tarantino, tür filmleriyle dalga geçen kendine özgü üslubuyla modern sinemanın auteur yönetmenlerinden biri olarak kabul edilir. Şiddeti estetize ederek alaycı bir komediyle harmanlayan anlatımı ilk filmi Reservoir Dogs‘tan bu yana hiç değişmeden devam etti. Muhtemelen bundan sonra da usta yönetmen üslubunu değiştirmeyecektir ama işin ironik tarafı şu ki, Tarantino bir yandan tür filmleriyle dalgasını geçerken, diğer yandan kendi film türünü yarattı ve bu yolda birçok yönetmen de onu takip etmeye başladı. Martin McDonagh‘ın son filmi Seven Psychopaths‘ı izleyince insanın aklına ilk gelen işte bu oluyor. Continue reading

Force Majeure (2014): Ailenin ‘Direği’ Olmak

force-majeure  Yılın en iyi işlerinden biri olarak nitelendirilen, Ruben Ostlund’un ‘kıl payı’ Oscar’a aday gösterilmeyen filmi ‘Force Majeure’, kelime anlamı olarak mücbir sebep anlamına gelmektedir. Karı-koca, bir kız ve bir erkek iki çocuktan oluşan çekirdek ailenin tatile gitmesi ve tatilde baş başa kalmalarına odaklanan bu İsveç filmi, gücünü gerçekten iyi kotarılmış bir giriş sahnesinden ve ana fikirden alıyor ancak beraberinde ortalama bir evlilikte cinsiyetçilik eleştirisi yaparken konuyu da bağlamada, uzatıp iki saate tamamlamada oldukça zorlanıyor. Çoğu Avrupa filmi gibi kısa film olsa şaheser olacak, ancak bu haliyle ortalama üstü bir pozisyonda kalan ‘Force Majeure’, yine de baştaki ilginç sorusuyla dikkatleri çekiyor. Continue reading

Leviathan (2014): Devlet Politikası Olarak Bireyin Yozlaşması

Leviathan-Poster Rus sinemasının önemli isimlerinden Andrey Zvyagintsev, 2003 yılında ‘The Return’ filmiyle dikkatleri üzerine çekmiş, en son 2011 yılında çektiği ‘Elena’ filmiyle de Rus toplumu ile ilgili önemli söylemleri olduğunu sinema seyircisine göstermişti. Zvyagintsev’in bu sene Oscar’da yarışacak son filmi ‘Leviathan’ hem ismi ile hem de içeriği ile ön planda ağır bir devlet eleştirisi gibi dursa da, aslında yönetmenin daha önceden de dile getirdiği bir sorunu, bireysel yozlaşmayı gündeme getiriyor. Cannes Film Festivali’nde ‘Kış Uykusu’nun en önemli rakibi olan Leviathan, yapım olarak da ilginç bir hikayeye sahip. Sessiz ancak etkileyici bir dile sahip olan film, hükümetin son dönem politikalarını eleştirmesine rağmen Kültür Bakanlığı’ndan destek almasıyla da Continue reading

Philomena (2013): Elli Yılın Ardından Aramaya İnanmak

PhilomenaPhilomena Lee’nin hikayesine baktığımızda, hayatın kendisine acı sürprizler hazırladığını ve daha henüz adı koyulurken ilk sürprizin yapıldığını görüyoruz. İşkence edilerek öldürüldüğü düşünülen Aziz Philomena’nın ismini alan karakterimiz, bu şanssız isminin hakkını vermek istercesine kendi hayatını işkenceye çevirip ölmeye bekleyen yaşlı bir kadın olarak çıkıyor karşımıza. Judi Dench’in yine büyüleyen performansıyla beyazperdede ete kemiğe bürünen Philomena Lee’nin gerçek hikayesi onun elli yıllık işkencesinin bitimiyle başlıyor. Elli yıl önce rahibeler tarafından kurulmuş Magdalene Enstitülerinde yaşarken gayrı meşru çocuğu idare tarafından zengin bir aileye satıldığında kapılarını kapattığı kalbini son bir umutla ve biraz da pişmanlık duyarak tekrar açıyor Continue reading

Nebraska (2013): Alexander Payne’den Siyah-Beyaz Bir Yol Hikayesi

NebraskaOscar için vakit yaklaştıkça, heyecan artıyor. Her ne kadar geçtiğimiz yıllara göre, bu yıl Oscar adayı filmler genel olarak zayıf görünseler de bazı filmler tabii ki diğerlerine göre biraz daha ön plana çıkıyorlar. Gravity ve 12 Years a Slave bunların arasında başı çekerken, PR çalışmasının faydasını fazlasıyla gören American Hustle’ı da Oscar’a yakın filmler listesine dahil edebiliriz. Eğer listeyi daha da geliştirmek istersek birkaç filmin daha eleştirmenlerden olumlu notlar aldığını ve Oscar tahmin listelerinde adının geçtiğini görmek mümkün ama ilginçtir ki Alexander Payne’in son filmi Nebraska, bu yarışın içinde hak ettiği ilgiyi pek de görmüyor.

Alexander Payne, Amerikan aile hikayelerini komedi ve Continue reading

August: Osage County (2013): Bir Meryl Streep Yeter Mi?

August-Osage-CountyKara komedi tarzında yazılmış bir tiyatro oyunu olan August: Osage County, John Wells tarafından beyazperdeye uyarlanmış bir aile draması. Aslında çok geniş bir aile olan Westonlar birbirlerinden kopuk bir şekilde yaşamaktadırlar ve ailenin her bireyinin kendine ait bir sırrı bulunmaktadır. Ailenin annesi, Violet Weston (Meryl Streep) ağız kanseridir ve hastalığın ve diğer aile sırlarının getirdiği depresyonu bastırmak için sürekli sakinleştirici ilaç kullanmaktadır. Eşi eve Kızılderili bir bakıcı getirdikten sonra evi terk eder ve kayıplara karışır. Bu olayın üzerine aile toplanır; Violet Weston’un kız kardeşi ve kocası, üç kızı ve kızların aileleri. Hepsi sevdikleri insanı bulmak için bir evde toplandıkları vakit, neden birbirlerinden ayrı Continue reading

American Hustle (2013): Bu Sefer Olmadı Dostum!

American-Hustleİsminin başında ‘American’ olan bir filmi hiç izlememek lazımdı aslında. Bunu da Amerikan milliyetçiliğine karşı bir insan olduğum için söylemiyorum çünkü elbette bir propaganda aracı olarak Hollywood’un Amerika güzellemesi yapmasını doğal buluyorum, ancak filmin isminde direkt olarak niyetini belli eden ‘Amerikan’ kelimesi genelde işin sadece Amerika’ya yönelik olduğunu gösteren bir ipucu anlamı taşıyor. Bu film de Amerikalılara hitap eden, Amerikan seyircisinin beğenilerine göre şekillenen vasat bir film.

Eğer yönetmeni David O. Russell olmasaydı ve Oscar yarışında 10 dalda adaylıkla sivrilen bir yapım olmasaydı, film hakkında 70’ler döneminde geçen bir Continue reading

Zwei Leben (2012): İnsan Kim Olduğunu Seçebilir mi?

Zwei-LebenAlmanya’nın bu yıl Oscar aday adayı olan Zwei Leben, Georg Maas’ın TV filmleri ve belgesellerinin ardından yaptığı ikinci uzun metrajlı film çalışması. Oscar yarışında son dokuza kaldıktan sonra elenen film, bu başarısını aslen naif konusuna ve basit anlatısına borçlu. Bu bakımdan bütününde her ne kadar sıradan bir seyir sunuyor olsa da, Georg Maas’ın filminin dayandığı tarihsel gerçeklik hayli ilginç.

Norveç’in Nazi işgali altında olduğu dönemde, birçok Norveçli kadının Nazi subaylarından çocukları olur. Bu çocukların Alman kanı taşıyor olmaları sebebiyle Ari ırkından oldukları düşünülür ve çocuklar Naziler tarafından annelerinden Continue reading

The Broken Circle Breakdown (2012): Amerikan Rüyasına Avrupa Tokadı!

The-Broken-Circle-BreakdownKadere inanmayan insanlar için, bazı sorulara cevap vermek oldukça zordur. Amerikan tarzıyla ve Bluegrass Country müzik grubuyla birlikte Belçika’da özgür bir hayatın keyfini çıkaran Didier ateisttir, onun için ruhun yolculuğu bu dünyada sona erecektir. Yeni tanıştığı Elisa ise dövme dükkanı olan punk ruhlu bir katoliktir, Didier kadar çılgındır, ancak o bu hayatın ardından başka bir hayatın olacağına inanmaktadır. Didier ile Elisa’nın toplumdan yalıtılmış bir çiftlik arazisinde, bir başlarına yaşadıkları aşkın meyvesi hiç beklemedikleri bir anda gelir. 2014 Oscar yarışında yabancı dilde en iyi film adaylarından olan Felix Van Groeningen’in bu filmi, Didier ile Elise’nin 7 yaşındaki kızlarının kanser olması ve bunun üzerine iki farklı inançta ve karakterdeki insanın kırılmalarını Continue reading