Borgman (2013): Aydınlanma Çağı ve Voltaire Hikâyesi Olarak Borgman

borgman

Konuk Yazar: Serhat Halis

Batı metropol merkezli “çakma” hippi sanat akımı olarak yeni dönemdeki neo post-modernizm (belki de bunu artık post-postmodernizm olarak tanımlamak gerek) ve onun temsil ettiği diğer tüm yan şubelerini de içine alan akıl, tüm irriteliğiyle, merkezden etrafa doğru saçılan radyoaktif dalgalar gibi, kentten başlayarak taşraya ve Batı’dan başlayarak tüm dünyaya yayılmaktadır.  Kapitalizmin gelinen bu aşamasında post-modernizm; politikadan felsefeye, sosyal yaşam ve kültürden “akademik ‘eğitim’e”, sanatın tüm dallarından sistemin kendini var ettiği ve yeniden ürettiği reklam, moda vb. gibi alanlara kadar her şeye bulaşmış gibi görünmektedir. Continue reading

Advertisements

Miss Violence (2013): İntiharın Ardındaki Sır

Miss-Violence11. yaş günü için doğum günü pastası kesilmeden önce, ablasıyla birlikte kapısı kapalı odasında konuştuktan sonra ablasının peşi sıra çıkar Angeliki. İlk sahnede yüzünü göremeyiz ancak elinde fotoğraf makinesi gülücükler saçarak bu mutlu anı ölümsüzleştirmeye çalışan dedesiyle dans etmeye başladığında Angeliki’ni asık suratını görürüz. Leonard Cohen’in seslendirdiği “Dance Me to the End of Love” müziği eşliğinde dans ettikten sonra babasından uzaklaşan Angeliki evlerinin balkonuna çıkar, manzarayı seyreder, az önce astığı suratını düzeltip yaşama son bir gülümseme bıraktıktan sonra balkon demirlerinden aşağı kendisini bırakıp, intihar eder. Continue reading

Pioneer (2013): Norveç’te Bir Hollywood Polisiyesi

pioneer1980’li yılların başlarında geçen Norveç filmi Pioneer, Kuzey Denizi’nde petrol ve gaz bulan Norveçlilerin suyun 500 m altından boru hattı döşeyerek petrolü ve gazı kontrol altına alma projesi çevresinde geçen, stratejik oyunların da bu uğurda hiç durmadan oynandığı bir hikayeye odaklanıyor. Yönetmen koltuğundaki isim daha önce ‘Prozac Nation’ ve ‘Insomnia’ filmlerinden tanıdığımız Erik Skjoldbjærg ve başrolde de yakın zamanda ‘Headhunters’ filminde Nicolai Coster Waldau ile birlikte döktüren Aksel Hennie bulunmakta. Bu sene 33. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde Dünya Festivallerinden bölümünde izleme fırsatı bulacağımız film çokça Hollywood aksiyon filmlerinin kendine has kalıplarından beslenen, hikayenin esrarı altında boğulan bir film.

Continue reading

Philomena (2013): Elli Yılın Ardından Aramaya İnanmak

PhilomenaPhilomena Lee’nin hikayesine baktığımızda, hayatın kendisine acı sürprizler hazırladığını ve daha henüz adı koyulurken ilk sürprizin yapıldığını görüyoruz. İşkence edilerek öldürüldüğü düşünülen Aziz Philomena’nın ismini alan karakterimiz, bu şanssız isminin hakkını vermek istercesine kendi hayatını işkenceye çevirip ölmeye bekleyen yaşlı bir kadın olarak çıkıyor karşımıza. Judi Dench’in yine büyüleyen performansıyla beyazperdede ete kemiğe bürünen Philomena Lee’nin gerçek hikayesi onun elli yıllık işkencesinin bitimiyle başlıyor. Elli yıl önce rahibeler tarafından kurulmuş Magdalene Enstitülerinde yaşarken gayrı meşru çocuğu idare tarafından zengin bir aileye satıldığında kapılarını kapattığı kalbini son bir umutla ve biraz da pişmanlık duyarak tekrar açıyor Continue reading

İz – Rêç (2011): Kürt Sineması Diye Bir Şey Var, Duymayan Kalmasın!

Iz-RecTürkiye’de her yıl milyonlarca kişi tarafından seyredilen ana akım filmlerden arda kalan birkaç küçük salondur sorunsal sinema seyircisinin nefes alabildiği tek yer. Oysa ki Türkiye sineması diye bir olgudan bahsedebilmemiz için bireysel veya toplumsal sorunlardan yola çıkan filmler hayati derecede önemli ve her ne kadar Türkiye’de son yıllarda üretilen sorunsal filmler arasında çok başarılı işler çıkıp yurt dışında ödüller toplasa da, ülke sınırları içinde gördükleri üvey evlat muamelesi nedeniyle sorunsal sinemanın olgun bir üsluba kavuşup bir olgu olarak kendini ortaya koyabilmesi için biraz daha zaman gerekmekte. İşte bu yüzden, tam olarak bir Türkiye sinemasının varlığını kabul etmek şimdilik zor. Continue reading