The Drop (2014): James Gandolfini’nin Anısına

The-Drop ‘Gone Baby Gone’,  ‘Mystic River’ ve ‘Shutter Island’ gibi filmlerin yazarı Dennis Lehane’in kısa hikayesinden uyarlanan ‘The Drop’, Brooklyn’de geçen ve arka sokaklarda dönen para trafiğine odaklanan bir suç filmi. Daha önce ‘Bullhead’ filmiyle dikkat çeken Michael R.Roskam’ın yönettiği filmin ilgi çekici en önemli özelliği Haziran 2013’te kalp krizi sonucu hayatını kaybeden James Gandolfini’nin oynadığı son film olması. Usta oyuncuyu anmak için güzel bir seçenek olan filmde başrol oyuncusu Tom Hardy de büyüleyici bir performans ortaya koyuyor.

Brooklyn kenti, mafyalar, el altından trafiği sağlanan kirli paralar ve bu paraların hepsinin teslimat için toplandıkları barlar… Continue reading

Whiplash (2014): Öğrenci-Öğretmen Savaşı

WhiplashSundance Film Festivali’nde kimseye alacak ödül bırakmayarak dikkatleri üzerinde toplayan ‘Whiplash’, ödül sezonunun başlamasıyla birlikte Altın Küre’de ve BAFTA’da aldığı adaylıklarla yine ön plana çıkmaya başladı. Ülkemizde Başka Sinema aracılığıyla bu ay izleme şansı bulacağımız film, genç bir bateristin ‘en iyi’ olma yolunda önüne çıkan engellerle boğuştuğu, efsane olmak için sınırlarını zorlamasını anlatıyor.

Ekonomik sıkıntılardan dolayı ilk başta kısa film olarak çevrilen, daha sonra kısa filmin aldığı başarılı sonuçlardan sonra uzun metraja çevrilen ‘Whiplash’, merkezine caz müziğini oturtan ancak caz müziğin sadece araç olduğu, başarılı bir gerilim filmi. Continue reading

St.Vincent (2014): Yaşlı, İnatçı, Huysuz Hollywood!

st_vincentHollywood tür filmleri üzerine oluşturduğu kodları klonlamaktan bıkmayan bir film endüstrisi. Üstelik klonlarken Bollywood filmleri gibi duygusallığı da ön plana katmayıp, formülü soğuk, yapay bir şekilde sunması,  kalitesiz ve unutulup giden, çerezlik filmlerin ortaya çıkmasına sebep oluyor. Komedi türü endüstrinin bu zaafını en çok yaşayan türlerden çünkü son yıllarda Hollywood yapımı ‘kaliteli’ komedi filmi sayısı bir elin parmağını geçmeyecek seviyede. Bu sene Altın Küre ödüllerinde komedi-müzikal kategorisinde en iyi film adayı olan ‘St Vincent’, yıldızlı kadrosuna ve tipik Amerikan sineması kodlarına sahip olmasına rağmen bahsettiğim gruptan sıyrılmayı başarıyor çünkü perde ile seyirci arasında samimi bir duygu geçişini sağlamayı başarıyor. Continue reading

The Hobbit: The Battle of the Five Armies (2014): Orta Dünya Aşkına Birkaç Cümle

hobbit-battle-five-armies J.R.R. Tolkien’in Orta Dünya’sı keşfedilmemiş hazinelerle dolu büyük bir evren. Yüzüklerin Efendisi üçlemesi bu evrenin en popüler hikayesi olmakla birlikte, Peter Jackson tarafından sinemaya uyarlandığında pek çok farklı kitleyi bir araya getirmiş bir yapım haline geldi. Üçleme hem Tolkien’in oluşturduğu evrenin takipçilerini hem de fantastik sinema severleri ortak bir çatı altına toplayıp, aynı zamanda popüler ve kaliteli bir ürün olmayı başarmıştı. Üçlemenin unutulmaz bir kimlik kazanmasında çok farklı faktörler ön plana çıktı (CGI efektleri, kurulan devasa setler, hikayenin kapsamlı ve okumaya açık hali vb.) ancak hem kitabın hem filmin bu denli başarılı olmasındaki en büyük pay, kitapların ve filmin arkasında yatan duygular. Continue reading

Gone Girl (2014): Kayıp Senaryonun İzinde

gone-girl  ‘Seven’ ve ‘Fight Club’ gibi unutulmaz filmlerin yönetmeni David Fincher, zor hikayeleri anlatmadaki becerisi ve kurgu masasında çıkardığı başarılı iş ile ön plana çıkan bir isim. ‘Zodiac’ ve ‘Social Network’ filmleri yönetmenin en iyi filmlerinden olmasa da anlatılması karışık konulara sahipti ve Fincher iki hikayeyi de gerilim dozunu kusursuz bir şekilde ayarlayarak anlatmıştı. ‘Modern evliliğin iç dünyasına atılan bakış’ olarak özetleyebileceğim ‘Gone Girl’ yapı olarak bu iki örnek filmin aynısı ve Fincher bir kez daha ne kadar iyi bir anlatıcı olduğunu ve kurgusal oyunları Hollywood’da en iyi yapan isimlerden biri olduğunu gösteriyor. Continue reading

Magic in the Moonlight (2014): Bir İleri Bir Geri

Magic-in-the-Moonlight Her Woody Allen filmi, yönetmenin yıllar boyunca kurduğu ve geliştirdiği sinema diline uygunluğu ile sınanma mücadelesi verir. Ne kadar onun sinema alanında biraz dinlenmesi ve kafasının içindeki sesleri müzikle ya da seminerlerle boşaltması gerektiğini düşünsem de bir süre sonra bünyede Woody Allen filmi izleme isteği oluşuyor.  ‘Magic in the Moonlight’ bu isteği gidermekte bir hayli yetersiz  ve genel olarak baktığımızda bu film, Allen sinemasının 2000 sonrası dönemi içerisinde dahi pasif kalacak bir acelecilik ve üşengeçlikle yapılmış durumda.2011 yılından bu yana sırasıyla ‘Midnight in Paris’, ‘Rome with Love’ ve ‘ Blue Jasmine’ filmlerini düşündüğümüzde Allen’in bir iyi bir kötü performans sergilediğini söylemek mümkün. ‘Rome with Love’ filmi nasıl ‘Midnight in Paris’ Continue reading

Interstellar (2014): Optimist Nolan ve Bir Şekilde Hallederiz Anlayışı

Interstellar  Bilim kurgu türünün sevenleri için usta yönetmen Christopher Nolan’ın kara delikler, görecelik kuramı, yer çekimi, zamanda atlamalar ve benzeri konularla ilgili bir uzay filmi çekiyor olması uzun zamandır merakla beklenen bir gelişmeydi. Gittikçe senaryo anlamında kısırlaşan Hollywood’u ayakta tutan isimlerden biri olan Nolan hikaye anlatmadaki ustalığını bu uzay konsepti içerisinde de konuşturuyor ve daha önce ‘Inception’ ve ‘Dark Knight’ filmlerinde gördüğümüz formülünü hiç değiştirmeden ‘Interstellar’ filminde de kullanıyor. 169 dakikalık uzun süresi boyunca seyircinin dikkatini canlı tutmayı beceren Nolan, görsel şov oluşturmadaki başarısını sürdürüyor. Continue reading

X-Men: Days of Future Past (2014) : Süper Kahraman Filmleri Hakkında

x-men-days-of-future-past   Bu sene gerçekleşen Comic-con festivallerinden anladığımız kadarıyla, önümüzdeki yıllar pek çok süper kahraman filmine gebe ve on yıl önce Hollywood’un epik film modasına benzer bir modanın ileride yaşanacağını söylemek mümkün. Aslında süper kahraman filmleriyle ilgili yakın zamana kadar çok umut vaat eden bir gelişme yoktu; Nolan’dan önceki Batman serisi özellikle son iki filmiyle seyirciyi kendisinden soğutmuştu, X-Men üçlemesi de çizgi romandaki potansiyelinden çok uzaktaydı, Spider-Man üçlemesine ise değinmek bile istemiyorum. Dardevil, Ghost Rider, Catwoman, Elektra derken ‘kötü düşmanı öldür ve kahraman ol’ temalı süper kahraman filmleri bir bir bekleneni veremeyince türün geleceği çok da parlak bir görüntü çizmiyordu. Continue reading

I Origins (2014): Gözler Kalbin Aynasıdır

I-Origins  2011 yılında ‘After Earth’ filmiyle ismini duyuran yönetmen Mike Cahill, Sundance Film Festivali’nde kendisine ödül getiren son filmi ‘I Origins’ ile bilimin tartışmalı sularında geziniyor. Göz yapısı her insanın kendine özgü, eşsiz bir özelliktedir ve genç bilim adamı Ian, evrime karşı gözün eşsizliğini dayanak olarak kullanan ‘inançlı’ kesime karşı bu savı yıkmak için sıfırdan göz ‘oluşturmanın’ çabası içerisindedir. Genel olarak göz organına bağımlılık derecesinde ilgisi olan, tanıştığı insanların göz fotoğraflarını çekip, kendine özel bir göz veri tabanına sahip Ian’a çalışmalarında stajyer birinci sınıf öğrencisi Karen yardım etmektedir. Continue reading

Maps to the Stars (2013): Ne Olacak Bu Cronenberg’in Hali?

maps-stars Her ne kadar yönetmen David Crononberg fantastik gerilim/korku türünde başarılı filmleriyle tanınan bir isim olsa da ve bu film tür olarak kara-komedi sınıfına girse de, eski filmlerinin özel bir takipçisi olarak ‘Maps to the Stars’ın yönetmenin en dramatik filmi olduğunu söylemeliyim. Öyle ki, eski filmlerinin takipçisi olarak yönetmenin bu kötü gidişatını izlemek ben de gerçekten dramatik bir etki oluşturdu. Sigmund Freud, Jung ve Sabina Spielrein’in maden niteliği taşıyan hikayesini alıp pembe diziye çevirerek kariyerininen basit işlerinden birine imza atan Crononberg’in bu sene Cannes Film Festivali’nde gösterilen son filmi de nitelik olarak “A Dangerous Method” filminden farklı değil. Bir garip Hollywood taşlamasını anlatan Continue reading