Gone Girl (2014): Kayıp Senaryonun İzinde

gone-girl  ‘Seven’ ve ‘Fight Club’ gibi unutulmaz filmlerin yönetmeni David Fincher, zor hikayeleri anlatmadaki becerisi ve kurgu masasında çıkardığı başarılı iş ile ön plana çıkan bir isim. ‘Zodiac’ ve ‘Social Network’ filmleri yönetmenin en iyi filmlerinden olmasa da anlatılması karışık konulara sahipti ve Fincher iki hikayeyi de gerilim dozunu kusursuz bir şekilde ayarlayarak anlatmıştı. ‘Modern evliliğin iç dünyasına atılan bakış’ olarak özetleyebileceğim ‘Gone Girl’ yapı olarak bu iki örnek filmin aynısı ve Fincher bir kez daha ne kadar iyi bir anlatıcı olduğunu ve kurgusal oyunları Hollywood’da en iyi yapan isimlerden biri olduğunu gösteriyor. Fincher ve ekibi işini hatasız bir şekilde yapıyor ama bir filmi sadece teknik işçiliğin kusursuzluğu kurtarmıyor. Çoğu Hollywood filmi gibi ‘Gone Girl’ de senaryosunda sıkıntılarla boğuşan ve bu sıkıntıları klişe çözümlerle atlatmaya çalışan bir yapım. Kitap uyarlaması olarak ‘Gone Girl’orijinal bir fikre sahip ancak sahip olduğu beylik lafların uçmasını engelleyecek derinlikte bir altyapıya sahip değil.

Nick Dunne, eşinin başını göğsüne yaslayıp saçlarını okşarken eşinin ne düşündüğüyle ilgili kafa yorar ve içinden geçirir; “Ne düşünüyorsun? Nasıl hissediyorsun? Birbirimize ne yaptık?” O sırada eşi Amy Dunne başını kaldırır ve eşine (kameraya) doğru bakar ve ardından hikaye başlar. Fincher’in filmde iki buçuk saatlik süre boyunca evlilik çatısı altında erkek-kadın arasındaki sözsüz güvensizliği yansıttığı en iyi sahne başlangıçtaki bu ‘bakış’ sahnesi. İkinci sahne ise Amy’nin yatakta uzanırken Nick’in dişini fırçalayarak kapının önünden geçip odadan içeriye bakış atarak ilerlemesi. İki küçük sahne Fincher’in genel olarak filmlerinde yaptığı etkili anlık sahneler arasına katılabilir, filmde iki sahnenin de çok büyük bir yeri olmasa da filmin ruhuna en yakın sahneler bunlar. Nick Dunne, karısı beşinci evlilik yıl dönümlerinde ortadan kaybolduğunda kendisini bir anda polisiye bir soruşturmanın içerisinde bulur. Soruşturmanın kamuya yansımasıyla Nick, Amy ile birlikte iki kişilik bir dünyanın parçasıyken sahip oldukları sırları Amy’nin yokluğunda tüm Dünya’yla paylaşmak zorunda kalacaktır ve çift olarak taşıyamadıkları, halı altına süpürdükleri zaaflar Nick’i baş şüpheli konumuna getirecektir.

Gone-Girl

‘Gone Girl’ içeriğinde sert köşeli sürpriz sahnelere sahip olduğu için filmi izlemeden hakkında pek de yazı okunmaması gereken filmlerden. Çünkü filmin asıl hikayesi, Amy’nin kaybolması ve Nick’in şüpheli olması üzerine değil, tam tersine ortada tamamen Amy’e odaklı psikolojik bir vaka bulunmakta. Filmin ilk bir saati kaybolma hikayesi üzerine ilerliyor ancak aralarda Amy ile ilgili verilen dipnotlar, hikayenin başka sulara açılacağının ipuçlarını sürekli veriyor; Amy’nin annesinin yazar olması ve ‘Muhteşem Amy’ adını verdiği bir seri çizgi romana sahip olması, bunun beraberinde Amy’nin her zaman ‘muhteşem’ olan gerçek dışı bir rakibinin olması filmin daha sonraki seyrini değiştiren bir detay. Amy-Muhteşem Amy arasında uzun süreden beri süregelen rekabetin hiçbir anına tanık olamıyoruz çünkü Amy’nin geçmişi Nick ile tanışmasından itibaren başlıyor ve Nick ilk başlarda gösterdiği ‘beyaz atlı prens’ performansıyla Amy’nin gerçek hayatta ‘muhteşem’ hissetmesini sağlayan bir ‘yatıştırıcı’görevi üstlenmiş durumda. Nick’in evliliğin ilerleyen yıllarında başka arayışlar içerisine girmesi ve Amy’i aldatması Amy’nin tekrardan eski ‘sorunlu’ haline dönmesine sebep olur ve bu ‘kaybolmanın’ tamamen Amy’nin planladığı bir iş olduğunu öğreniriz. Bu noktadan sonra hikaye gerçeklikten ayrılır ve işin ‘kurmaca’ hali ön plana çıkar. Çünkü Amy’nin anormal ruh bozukluğu fark edilene kadar seyirci olarak empati kurulabilen Nick-Amy çifti, tahmin edilebilir bir evlilik eleştirisi iken bir anda farklı bir zemine oturur. Hikayenin devamında evlilik üzerine çıkarımlara devam edilir ancak bu tarz bir genellemenin inandırıcı olması için hikayedeki karakterlerin de gerçeğe yakın olmaları gerektiğinden Fincher’in bu ‘modern evlilik analizinin’ çok da başarılı olduğunu söyleyemem. Amy’nin planlarının değişimi ve Nick’in Amy’nin işaretlerini takip etmesi sırasında senaryonun ve Fincher’in tercihlerinin de Hollywood kalıplarına uygunluğu filmi çok iyi bir Hollywood filmi ancak pek de tatmin edici olmayan bir sinema filmi haline getiriyor.

Gone-Girl

‘Gone Girl’ hikayedeki sırlar ortaya çıkmadan önce merak uyandırıyor ancak işin aslı belli olunca seyircinin odaklanan dikkati bir anda dağılıveriyor. Özellikle Fincher’in Hollywood seyircisine yönelik tercihleri bu gizem bulutunun dağılmasında önemli bir etken. Amy’nin ortadan kaybolma ve suçu Nick’in üzerine atma planı gerçekten başarılı ve filmin tüm yükünü taşıyan bir nevi bel kemiği.  Bu plan seyirciye Amy’nin çok zeki, her zaman üç beş adım ileriyi gören, stratejist bir kişi olduğunu  ima ediyor ancak Amy’nin kaçışı sonrası yaşadıkları bu tarz bir plan yapan kişiye göre çok sıradan ve basit. Uzak bir kasabaya yerleşmesi, saçını boyaması ve tanınmamak için sürekli yemesi anlaşılabilir ve mantıklı hareketler ancak orada kendine tehlikeli arkadaşlar edinmesi, daha sonra düştüğü çıkmazdan saplantılı eski erkek arkadaşını arayarak kurtulmak istemesi ve son olarak eski erkek arkadaşından kurtulmak için cinayet işlemesi, tamamen Hollywood konstrüksiyonuna uygun, Amerikalıların aşamalı hikaye anlayışına uygun, ‘abartı’ seçimler. Kitap uyarlaması olduğu için Fincher’in ellerinin bağlı olduğunu düşünmüyorum, aksine bir ‘uyarlama’ olarak yönetmenin daha çok hikayenin kıyıda köşede kalmış evlilik eleştirisine yoğunlaşmasını beklerdim. Evet, Fincher iyi bir hikaye anlatıcısı ve gerçekten elindeki malzemeyi makaslamayı çok iyi biliyor. Ancak hikaye bir çok sürprize sahip olduğu halde seyirciyi yormuyor ve bütün içerik seyircinin önüne tek tek ve basit bir dille sıralanıyor. Zodiac filminde katilin hiçbir zaman bulunamaması gibi bir durum Gone Girl filmini çok daha başarılı bir hikaye yapabilirdi, öyle ki Nick film boyunca Amy’nin neden gitmiş olacağını düşünürken alternatifleri sıralar, Amy’nin geride kalan günlüğü seyirciyi fikir üretmeye itebilirdi. Diğer yandan filmi tüm olan bitenin Nick’in Amy’nin başını okşarken o sırada ne düşündüğünü merak etmesi ve olan biteni hayal etmesi gibi okumak da mümkün ancak yine de Amy’nin kaçış planının ortaya çıkmasından sonra yaşananları ben ucuz bir polisiye hikayesinden öte özellikte bulamadım. Özellikle Amy’nin eski erkek arkadaşının evinden kurtulmak için kurduğu ikinci plan, her yerinden boşluklar taşan, havada kalmış bir plandı ve Fincher bir şekilde o sahneleri geçiştirdi.

Trent Reznor’un müzikleri, Rosamund Pike’ın oyunculuğu, Fincher’in mükemmeliyetçi tavrı derken Gone Girl başarılı bir film ancak Dünya çapında ses getirecek, el üstüne tutulacak bir iş değil. Bunda derinlikten yoksun, yer yer polisiye filmleri klişelerinden beslenen, bir türlü Hollywood kalıbından sıyrılamayan senaryosu önemli bir rol üstleniyor.

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s