Les Garçons et Guillaume, a table (2013): Cesar Fatihi, Yılın En Eğlenceli Filmi

les-garçons-et-guillaume-a-tableGuillaume Gallienne’nin bu filmi en büyük sükseyi 2014 Cesar ödüllerinde yaptı ve en iyi film dahil olmak üzere beş ödül aldı. “La vie d’Adele”, “Venus in Fur” gibi iddialı yapımların arasından sıyrılan bu ilk film, yönetmenin aynı zamanda başrolde olduğu, hatta kendi gençlik yıllarını anlattığı kişisel bir film. 86 dakikalık kısa süresi boyunca Guillaume bizi gençlik yıllarına, cinsel kimliğini aradığı uzun bir yolculuğa çıkarıyor ve İngiltere, İspanya ve Almanya gibi ülkelere de uğrayan bu yol hikayesi sıfırdan başlayan bir ‘looser’ karakterin nasıl kendisini keşfederek güven inşa edebileceğini anlatıyor. Continue reading

9 Mois Ferme (2013): Themis’in Gözündeki Bağ Çözülürse

9-Mois-FermeAdaleti simgeleyen en bilindik figür, Yunan mitolojisindeki adalet tanrıçası Themis’tir. Bir elinde uzun kılıcı, diğer elinde şaşmaz terazisiyle dengeli ve sert bir imaj çizen Themis heykelinin bir diğer özelliği de gözlerinin bağlı olmasıdır. Themis’in göz bağı onun tarafsızlığını simgeler, gözleri bağlıdır çünkü davalı-davacı ikilisinden herhangi birini görüp taraf olmaması gerekmektedir. Peki bir elinde adaletin cezalandırıcı keskin kılıcını, diğer taraftan adaletin dengesini gösteren terazisini tutan bir figürün gerçekten o göz bağına ihtiyaç var mı? Daha çok oyunculuğuyla tanıdığımız, aynı zamanda yönetmen ve senarist olarak parlak bir kariyere sahip Fransız Albert Dupontel, bu dinamik kara komedi filminde adaletin gözündeki bağı çözüyor Continue reading

La Vénus à la Fourrure (2013): Polanski’den Kadın-Erkek Dengesine Entelektüel Bir Yorum

Venus-In-Fur33.Uluslararası İstanbul Film Festivali Akbank Galaları bölümünde gösterilecek olan, 2013 yılının Cannes filminde yarışma filmi olarak boy gösteren Roman Polanski’nin son filmi, usta yönetmenin eşi Emanuelle Seigner’in başrolde şov yaptığı kişisel bir film. Kürklü Venüs oyununun tiyatro uyarlamasını yapmak için oyuncu seçmeleri düzenleyen yazar Thomas, başarısız geçen elemeler sonucunda hala aradığı oyuncuyu bulamaz ve tam elemelerın yapıldığı tiyatro salonundan çıkarken gizemli bir kadın, Wanda’yla karşılaşır. Wanda elemelere geç kaldığını ve kendisine bir şans verilmesini ister, oyunun yazarı ve hırslı oyuncu adayı bir anda kendilerini Kürklü Venüs oyununu canlandırırken bulurlar ve oyunla gerçek arasındaki çizgi yavaş yavaş silinmeye başlar. Continue reading

Pioneer (2013): Norveç’te Bir Hollywood Polisiyesi

pioneer1980’li yılların başlarında geçen Norveç filmi Pioneer, Kuzey Denizi’nde petrol ve gaz bulan Norveçlilerin suyun 500 m altından boru hattı döşeyerek petrolü ve gazı kontrol altına alma projesi çevresinde geçen, stratejik oyunların da bu uğurda hiç durmadan oynandığı bir hikayeye odaklanıyor. Yönetmen koltuğundaki isim daha önce ‘Prozac Nation’ ve ‘Insomnia’ filmlerinden tanıdığımız Erik Skjoldbjærg ve başrolde de yakın zamanda ‘Headhunters’ filminde Nicolai Coster Waldau ile birlikte döktüren Aksel Hennie bulunmakta. Bu sene 33. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde Dünya Festivallerinden bölümünde izleme fırsatı bulacağımız film çokça Hollywood aksiyon filmlerinin kendine has kalıplarından beslenen, hikayenin esrarı altında boğulan bir film.

Continue reading

Philomena (2013): Elli Yılın Ardından Aramaya İnanmak

PhilomenaPhilomena Lee’nin hikayesine baktığımızda, hayatın kendisine acı sürprizler hazırladığını ve daha henüz adı koyulurken ilk sürprizin yapıldığını görüyoruz. İşkence edilerek öldürüldüğü düşünülen Aziz Philomena’nın ismini alan karakterimiz, bu şanssız isminin hakkını vermek istercesine kendi hayatını işkenceye çevirip ölmeye bekleyen yaşlı bir kadın olarak çıkıyor karşımıza. Judi Dench’in yine büyüleyen performansıyla beyazperdede ete kemiğe bürünen Philomena Lee’nin gerçek hikayesi onun elli yıllık işkencesinin bitimiyle başlıyor. Elli yıl önce rahibeler tarafından kurulmuş Magdalene Enstitülerinde yaşarken gayrı meşru çocuğu idare tarafından zengin bir aileye satıldığında kapılarını kapattığı kalbini son bir umutla ve biraz da pişmanlık duyarak tekrar açıyor Continue reading

Big Bad Wolves (2013): Ah O Adam Benim Elime Bir Geçse!

big-bad-wolvesQuentin Tarantino’nun imzasını attığı ve filmin yapımcılarının da filmle birlikte her yere beraberinde götürdükleri o klasik cümleyi ben de filmin isminin yanında başlığa taşımak isterdim ancak böyle bir şey tam olarak abartmak olurdu. O cümle ne mi? 2013 yılının en iyi filmi. Evet, Quentin Tarantino’nun geçen senelerde yaptığı gibi senenin en iyi on filmini sıraladığı listenin ilk sırası İsrail yapımı bir suç filmi olan Big Bad Wolves’a ayrılmış ve usta yönetmen eklemiş; senenin en iyi filmi diye. Böylesine bir reklamı filmin yapımcıları para verseler yapamazlardı herhalde, hazır 33. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde Türkiye’de izleme imkanı bulabilecekken, filmin afişindeki o şaşaalı cümleyi görüp bilet almak için hazırda bekleyenlere kötü haberi vereyim; Continue reading

Barfi! (2012) : Aşkın Dile İhtiyacı Yoktur

Barfi-Movie-Poster-Designs-21Gösterime girdiği yıl için Hindistan’ın en iyi filmi olarak lanse edilen ve bu dalda başta Filmfare Awards olmak üzere birçok ödül alan Barfi, Anurag Basu imzalı sosyal mesaj içerikli sıcacık bir film. Hatta bu sıcak film tabirini daha da somutlaştırmak adına “Amelie” tarzına en çok yaklaşan film olarak açmak da mümkün. Gerçekten de iki buçuk saatlik uzun süresine rağmen sıkmadan kendisini izlettiren, izleyenin yüzündeki gülümsemeyi bozmamaya özen gösteren sevgi dolu bir film Barfi.

Doğuştan duyma engelli ve bu yüzden de konuşamayan baş karakterimiz günlerini aylaklık yaparak ve kendi özgür dünyasının tadını çıkararak geçirmektedir. Barfi, kasabaya tatile gelen Continue reading

33. Uluslararası İstanbul Film Festivali: “Aman Laleler Duymasın” Dediğimiz 7 Film

Festivalİstanbullu sinemaseverlerin en sevdiği ay Nisan ayı geldi çattı. Her sene olduğu gibi festivali müjdeleyen Mart ayında kalemimizi kağıdımızı hazırladık, festivalin dopdolu programından zamanımıza ve beğenimize uygun filmleri seçmeye başladık ve yine daha önceki yıllardan alışık olduğumuz maratonun bir sonraki aşaması olan biletlerin satışa çıkacağı gün, yani 22 Mart tarihinde bir cumartesi sabahı erkenden kalkıp bilet telaşı yaşanacak. Tabii bu durumu Lale Kartlılar için söylemiyorum çünkü Lale Kartlılar için bilet satışları birkaç gün öncesinden başlıyor. Yani kart sahibi olanlar izlemek istedikleri filmlere Continue reading

Prisoners (2013): Kayıp Kızlar, Kayıp Hayatlar

Prisoners2010 yılındaki Incendies filmiyle o senenin en iyi işlerinden birine imza atan Kanadalı yönetmen Dennis Villenevue’in ilk İngilizce filmi olan Prisoners, 90’lı yıllardaki polisiye filmlerin heyecanını yakalayabilen, seyirciyi alıp hikayenin içine sürükleyen, kayıp arayan, evlerde arama yapan, bodrum katta karanlıkta gezinen bir film. 153 dakikalık uzun süresi boyunca özlediğimiz suç filmlerindeki çoğu motifi başarıyla hikayesine serpiştiren yönetmen, yıldız oyuncularıyla birlikte akılda kalıcı bir gerilim filmi ortaya çıkarmış.

Keller Dovar (Hugh Jackman) ve Franklin Bich (Terence Howard) sakin, kırsal bir kasabada çocuklarıyla mutlu bir şekilde yaşayan iki arkadaştır. Continue reading

The Double (2013): Dostoyevski’nin İkizi Richard Ayoade!

The-DoubleRichard Ayoade’nin ilk sinema filmi Submarine kendine has naif dokusuyla seyircilere yönetmen adına büyük bir umut vermiş ve Richard Ayoade ismi bir kenara not edilmişti. Yönetmenin ikinci filmi olan The Double‘ın da ilki gibi bir edebiyat uyarlaması olduğunu, hatta bir Dostoyevski uyarlaması olduğunu öğrenince filme karşı merak unsuru iki katına çıkmıştı. Rus edebiyatının en önemli isimlerinden biri olan ve kitapları kolay kolay beyazperdeye aktarılamayan Dostoyevski’nin Öteki/İkiz adlarıyla ülkemizde yayınlanmış olan kitabını uyarlamak da kolay olmadığı kadar riskli bir işti. Çünkü Dostoyevski’nin İkiz’i çoğu edebiyat kesimlerince yazarın en başarısız işlerinden biri olarak ünlenmiş, aynı Continue reading