Rus sinemasının önemli isimlerinden Andrey Zvyagintsev, 2003 yılında ‘The Return’ filmiyle dikkatleri üzerine çekmiş, en son 2011 yılında çektiği ‘Elena’ filmiyle de Rus toplumu ile ilgili önemli söylemleri olduğunu sinema seyircisine göstermişti. Zvyagintsev’in bu sene Oscar’da yarışacak son filmi ‘Leviathan’ hem ismi ile hem de içeriği ile ön planda ağır bir devlet eleştirisi gibi dursa da, aslında yönetmenin daha önceden de dile getirdiği bir sorunu, bireysel yozlaşmayı gündeme getiriyor. Cannes Film Festivali’nde ‘Kış Uykusu’nun en önemli rakibi olan Leviathan, yapım olarak da ilginç bir hikayeye sahip. Sessiz ancak etkileyici bir dile sahip olan film, hükümetin son dönem politikalarını eleştirmesine rağmen Kültür Bakanlığı’ndan destek almasıyla da Continue reading
The Drop (2014): James Gandolfini’nin Anısına
‘Gone Baby Gone’, ‘Mystic River’ ve ‘Shutter Island’ gibi filmlerin yazarı Dennis Lehane’in kısa hikayesinden uyarlanan ‘The Drop’, Brooklyn’de geçen ve arka sokaklarda dönen para trafiğine odaklanan bir suç filmi. Daha önce ‘Bullhead’ filmiyle dikkat çeken Michael R.Roskam’ın yönettiği filmin ilgi çekici en önemli özelliği Haziran 2013’te kalp krizi sonucu hayatını kaybeden James Gandolfini’nin oynadığı son film olması. Usta oyuncuyu anmak için güzel bir seçenek olan filmde başrol oyuncusu Tom Hardy de büyüleyici bir performans ortaya koyuyor.
Brooklyn kenti, mafyalar, el altından trafiği sağlanan kirli paralar ve bu paraların hepsinin teslimat için toplandıkları barlar… Continue reading
Whiplash (2014): Öğrenci-Öğretmen Savaşı
Sundance Film Festivali’nde kimseye alacak ödül bırakmayarak dikkatleri üzerinde toplayan ‘Whiplash’, ödül sezonunun başlamasıyla birlikte Altın Küre’de ve BAFTA’da aldığı adaylıklarla yine ön plana çıkmaya başladı. Ülkemizde Başka Sinema aracılığıyla bu ay izleme şansı bulacağımız film, genç bir bateristin ‘en iyi’ olma yolunda önüne çıkan engellerle boğuştuğu, efsane olmak için sınırlarını zorlamasını anlatıyor.
Ekonomik sıkıntılardan dolayı ilk başta kısa film olarak çevrilen, daha sonra kısa filmin aldığı başarılı sonuçlardan sonra uzun metraja çevrilen ‘Whiplash’, merkezine caz müziğini oturtan ancak caz müziğin sadece araç olduğu, başarılı bir gerilim filmi. Continue reading
Bana Masal Anlatma (2015): Bir Varmış, Bir Yokmuş…
‘Leyla ile Mecnun’ dizisinin senaristi Burak Aksak’ın hem senaryosunu yazdığı, hem de yönettiği ‘Bana Masal Anlatma’, iddialı bir oyuncu kadrosuna sahip, ışıl ışıl, gırgır bir film. Yaşadıkları mahalleye göz diken müteahhide karşı birleşen Suriçi halkının hikayesini anlatan film, aynı zamanda ansızın Yedikule surlarında beliren Ayperi adındaki bir masal prensesinin mahalleye konuk olmasını ve mahallenin bıçkın delikanlısı Rıza ile olan yakınlaşmayı merkezine alıyor. Son dönem Türk sineması gişe namına umutsuz bir şekilde komedi türünün ‘esnekliğine’ sımsıkı sarılmışken ve türün sınırlarını sündürmekteyken, televizyonda ürettiği kaliteli işi sinemaya taşımaya karar veren ve bu kararıyla da iyi eden Burak Aksak vizyon sinemasına ilaç niyetine Continue reading
St.Vincent (2014): Yaşlı, İnatçı, Huysuz Hollywood!
Hollywood tür filmleri üzerine oluşturduğu kodları klonlamaktan bıkmayan bir film endüstrisi. Üstelik klonlarken Bollywood filmleri gibi duygusallığı da ön plana katmayıp, formülü soğuk, yapay bir şekilde sunması, kalitesiz ve unutulup giden, çerezlik filmlerin ortaya çıkmasına sebep oluyor. Komedi türü endüstrinin bu zaafını en çok yaşayan türlerden çünkü son yıllarda Hollywood yapımı ‘kaliteli’ komedi filmi sayısı bir elin parmağını geçmeyecek seviyede. Bu sene Altın Küre ödüllerinde komedi-müzikal kategorisinde en iyi film adayı olan ‘St Vincent’, yıldızlı kadrosuna ve tipik Amerikan sineması kodlarına sahip olmasına rağmen bahsettiğim gruptan sıyrılmayı başarıyor çünkü perde ile seyirci arasında samimi bir duygu geçişini sağlamayı başarıyor. Continue reading
Allacciate Le Cinture (2014): Ferzan Özpetek Görünümlü Ajan
İnternette sürekli dolanan bir espri vardır; ünlü bir kişinin daha önce yaptıkları/söyledikleriyle şimdiki faaliyetleri bir tutmayınca “Aslında o kişi şu yılda kaçırıldı, yerine dış güçler tarafından başkası getirildi” diye. Ferzan Özpetek için de ‘Mine Vaganti’ (2010) filminden sonra aynı espriyi yapmak mümkün. Özellikle ‘Allacciate Le Cinture’ filmi yönetmenin stajyer asistanı tarafından yazılıp/yönetilmiş gibi bir havaya sahip. Üstelik film nedense içerikle, biçimle, ortaya çıkan yapıtın hiçbir özelliğiyle bağdaşmayacak bir isme sahip; ‘Kemerlerinizi Bağlayın’.Belki İtalya’da bir esprisi olabilir ve yönetmen bu tarz kişisel mesaj taşıyan bir isim seçmiş olabilir ancak filmin ilk on dakikası dışında hızla alakası olmaması, hatta izleyicinin Continue reading
The Hobbit: The Battle of the Five Armies (2014): Orta Dünya Aşkına Birkaç Cümle
J.R.R. Tolkien’in Orta Dünya’sı keşfedilmemiş hazinelerle dolu büyük bir evren. Yüzüklerin Efendisi üçlemesi bu evrenin en popüler hikayesi olmakla birlikte, Peter Jackson tarafından sinemaya uyarlandığında pek çok farklı kitleyi bir araya getirmiş bir yapım haline geldi. Üçleme hem Tolkien’in oluşturduğu evrenin takipçilerini hem de fantastik sinema severleri ortak bir çatı altına toplayıp, aynı zamanda popüler ve kaliteli bir ürün olmayı başarmıştı. Üçlemenin unutulmaz bir kimlik kazanmasında çok farklı faktörler ön plana çıktı (CGI efektleri, kurulan devasa setler, hikayenin kapsamlı ve okumaya açık hali vb.) ancak hem kitabın hem filmin bu denli başarılı olmasındaki en büyük pay, kitapların ve filmin arkasında yatan duygular. Continue reading
Gone Girl (2014): Kayıp Senaryonun İzinde
‘Seven’ ve ‘Fight Club’ gibi unutulmaz filmlerin yönetmeni David Fincher, zor hikayeleri anlatmadaki becerisi ve kurgu masasında çıkardığı başarılı iş ile ön plana çıkan bir isim. ‘Zodiac’ ve ‘Social Network’ filmleri yönetmenin en iyi filmlerinden olmasa da anlatılması karışık konulara sahipti ve Fincher iki hikayeyi de gerilim dozunu kusursuz bir şekilde ayarlayarak anlatmıştı. ‘Modern evliliğin iç dünyasına atılan bakış’ olarak özetleyebileceğim ‘Gone Girl’ yapı olarak bu iki örnek filmin aynısı ve Fincher bir kez daha ne kadar iyi bir anlatıcı olduğunu ve kurgusal oyunları Hollywood’da en iyi yapan isimlerden biri olduğunu gösteriyor. Continue reading
Magic in the Moonlight (2014): Bir İleri Bir Geri
Her Woody Allen filmi, yönetmenin yıllar boyunca kurduğu ve geliştirdiği sinema diline uygunluğu ile sınanma mücadelesi verir. Ne kadar onun sinema alanında biraz dinlenmesi ve kafasının içindeki sesleri müzikle ya da seminerlerle boşaltması gerektiğini düşünsem de bir süre sonra bünyede Woody Allen filmi izleme isteği oluşuyor. ‘Magic in the Moonlight’ bu isteği gidermekte bir hayli yetersiz ve genel olarak baktığımızda bu film, Allen sinemasının 2000 sonrası dönemi içerisinde dahi pasif kalacak bir acelecilik ve üşengeçlikle yapılmış durumda.2011 yılından bu yana sırasıyla ‘Midnight in Paris’, ‘Rome with Love’ ve ‘ Blue Jasmine’ filmlerini düşündüğümüzde Allen’in bir iyi bir kötü performans sergilediğini söylemek mümkün. ‘Rome with Love’ filmi nasıl ‘Midnight in Paris’ Continue reading
Bai Ru Yan Huo (2014): Çin Usulü Kara Film
1940’lı yılların başından, 1950’li yılların sonuna dek uzanan dönemde yapılan Hollywood filmlerinin sahip olduğu karanlık atmosferden ve birkaç ortak noktadan yola çıkarak Avrupa’da (İlk olarak İsviçreli yönetmen Nino Frank tarafından) bu tarz filmler için söylenen ‘kara film / film noir’ terimi, her ne kadar bilinçli meydana gelmiş bir alt tür olmasa da, sinema tarihi için önemli filmleri bünyesinde taşımaktadır. ‘The Maltese Falcon’, ‘Laura’, ‘The Big Sleep’ gibi filmler bu türün altın filmlerindendir ve türün önemli yönetmenleri arasında Fritz Lang, Billy Wilder ve Howard Hawks’ı saymak mümkündür Continue reading