Woody Allen bu sefer Roma’da. Avrupa gezisinin sonuna doğru Roma’ya gelen yönetmenin genel olarak en çok beğenilen Avrupa temalı filminin Midnight in Paris olduğunu söyleyebiliriz. Öyle ki bu filmin ilk sahneleriyle birlikte seyirci ister istemez iki filmi karşılaştırma yoluna gidebilir. To Rome With Love Allen’in biraz daha şahsi, gırgırına yaptığı filmlerden, tabii bütün filmlerindeki samimiyet ve içtenlik duygusu bu filmde de mevcut. Ancak Midnight in Paris ölçüsünde başarılı bir filmle bu filmi kıyaslamak bu filmin de kendine has güzelliklerini ve eğlenceli yanını seyirci gözünde sekteye uğratabilir. O yüzden baştan bu filmi kendi dinamizmi içerisinde değerlendirirsek seyirci daha eğlenceli bir şekilde filmi okuyabilir ve Woody Continue reading
Category Archives: Yabancı Sinema
Flipped (2010): Kendini İyi Hisset Filmi Sevenlere İlk Aşk Filmi
Amelie, Little Miss Sunshine gibi kendini iyi hisset filmlerinin bazen ciddi anlamda bünyede ağrı kesici, ateş düşürücü etkisi olabiliyor. Bu tarz filmlerin sevilmesinin ana sebebi de seyircinin izlerken yorulmaması, film bittiğinde meditasyona uğramış gibi rahatlayarak keyifle hayatına devam etmesi elbette. Örneğini verdiğim kendini iyi hisset filmlerinin haricinde 2010 yılında vizyona giren bir film daha var ki, kalitesiyle ve usta yönetmeni Rob Reiner’in sayesinde bu kategoride izlenmesi gereken filmler arasına muhakkak alınmalı. Bahsettiğim film, genç oyuncular Madeline Caroll ve Callan McAuliffe’nin başrollerini paylaştığı Flipped, ilk aşklarını yaşayan Juli Baker ile Bryce Loski’nin aşkı keşfedince ters düz olmalarını Continue reading
Lore (2012): Nazi Cephesinden Sıradışı Bir II. Dünya Savaşı Filmi
İlk filminden alışkın olduğumuz üzere Cate Shortland, 2012 yapımı filmi Lore’de de film başlar başlamaz seyircinin kendini bir genç kız ile özdeşlemesini sağlar. Yönetmenin bunu yapmadaki en büyük silahı yine kamera ve kurgu tekniği. Jump cutlar, yakın planlar, hızlı kurgu sayesinde hızla ana karaktere dikkat çeker yönetmen ama bu tekniğin filmin üslubu içerisinde tuttuğu yer bununla sınırlı kalmaz. Yakın plan jump cutları peş peşe dizerek oluşturduğu sentaksı film boyunca kullanarak Shortland, görsel olarak fotoğrafın bütününü bir kerede seyirciye vermek yerine parça parça verir ve seyirciden bir puzzle misali parçaları birleştirerek kendi fotoğrafını yaratmasını bekler. Aynen senaryoda yaptığı gibi. Filmde senaryo gereği Continue reading
Run Lola Run (1998): Berlin Sokaklarında Bir Forrest Gump
Tom Tykwer 2000’li yılların Avrupa sinemasında yüksek performansa sahip yönetmenlerin başında gelenlerden biri. Son olarak Wachowski Kardeşler ile birlikte Cloud Atlas‘ı yöneten Tykwer’ı, sinema severler Patrick Süskind’in Koku romanından uyarladığı Perfume: The Story of a Murderer ve baş rollerini Clive Owen ve Naomi Watts’ın paylaştığı The International filmleriyle tanır. Bu noktada unutulmamalıdır ki, Tykwer’ın filmografisinde konvansiyonel anlatım tekniğinin tamamen dışında bir kült film de mevcut. İşte bu film Run Lola Run.
Film, sevgilisini kurtarmak için 20 dakika içinde 100000 Mark bulmak zorunda olan Lola’nın başından geçenleri anlatması itibarı ile pek de orijinal bir Continue reading
The Big Sleep (1946): Humphrey Bogartsız Bir Kara Film Düşünülemez
Film Noir, 1940’larda ortaya çıkan bir anlayış, bir görsel stildir ve birçok janra içinde kendisine yer bulmuştur. Kendisi bir janra veya bir hareket olmamasına rağmen, o kadar belirgin bir stildir ki, farklı janralarda yer alsa da kolaylıkla fark edilir.
Film Noir, Fransız eleştirmenler tarafından dönemin Amerikan yapımı suç / gerilim filmlerini belirtmek için üretilmiş bir terim. Bu filmleri diğerlerinden ayıran en temel özellik barındırdığı kuşkucu ton ve cinsel motivasyon. Bazı diğer hareketler gibi Film Noir da 2. Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş arasındaki siyasi istikrarsızlık döneminde ortaya çıktı. Bu dönemde ABD, güvensizlik ve paranoya içinde Amerikan rüyasının bir illüzyon olduğu gerçeğiyle yüzleşiyordu. Savaştan Continue reading
All The Invisible Children (2005): Bütün Yetişkinler Önce Çocuktular!
7 farklı ülkeden 8 yönetmenin, çocuklukları ellerinden alınan çocukları anlatan 7 kısa filminden oluşan All The Invisible Children, prömiyerini 2005’te Venedik Film Festivali’nde yaptı. Ülkemizde Görünmez Çocuklar ismiyle 26. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde gösterilen film UNICEF, World Food Programme gibi kuruluşlar tarafından desteklendi. Ayrıca Emir Kusturica, Katia Lund, Ridley Scott gibi isimlerin de aralarında olduğu yönetmenler, ortalama 16 dakika süren filmlerinden hiçbir kazanç elde etmediler. Göz ardı edilen çocukların her zaman her yerde olduğunu, olumsuz koşullarda yaşamak zorunda bırakılanların sadece o hep sözü edilen Afrika’daki aç çocuklar olmadığını gösteren, en gelişmiş Continue reading
Before Midnight (2013) : Yıllar Geçtikçe Sıradanlaşmayan Bir Hikaye
Jesse ve Celine… 1995 yılında Viyana’da karşımıza çıktılar, daha sonra 2004 yılında Paris’te. Şimdiyse Yunanistan’dalar ama geçen süre içerisinde anlattıkları hikaye hep benzermiş gibi ilerlese de aslında çok değişti. Richard Linklater’in çoğu sinemasever için şimdiden efsaneleşmiş, gerçek zamanla birlikte yaşlanan karakterleriyle zenginleşen Before serisinin son halkası, bir öncekinden yine dokuz sene sonra karşımızda ve biz seriyi defalarca izleyenler için eski bir dostu yeniden görmek çok sevindirici. Yıllar boyunca görmediğin yakın bir arkadaşınla karşılaşıp onunla bir yerde oturup sohbet ettiğinde, onun sohbetini ne kadar da özlemiş olduğunu fark edersin, aynı duyguları Before Midnight’ta Jesse ve Celine konuşurken Continue reading
Yeni Başlayanlar İçin Hint Sineması: Aamir Khan’la Tanışmak (1. Bölüm)
Benim gibi birçok kişi Ramazan ayında ya iftarı beklerken ya da sahurdan sonra uyku tutmayınca hemen izleyebileceği bir film arar. Kimisi için televizyonlarda iki haftada bir yayınlanan aksiyon filmleri bile bu sıkıntıyı gidermeye yetecekken, başta ben olmak üzere bazı insanlar da vardır ki kolay beğenmez, seçicidirler. Amerikan sinemasına karşı önyargılı olduğum, Avrupa sinemasında da son dönemlerde benzer şeyler izlediğimi düşünmeye başladığım bir dönemde Hint sinemasını, Bollywood’u keşfe çıkacağım hiç aklıma gelmezdi; zira Güney Kore sinemasından Kuzey Avrupa sinemasına kadar pek çok sinema kültürüne daha önceleri ilgi duymuş biri olarak Bollywood hakkında deneyimim neredeyse sıfırdı. Continue reading
Ace in the Hole (1951): Biz Gazeteciliği de İyi Biliriz
Billy Wilder eleştirel bakışı filmlerinden eksik etmeyen, dünyayı ve insanları filmlerinde türlü şekillerde yerden yere vuran ve bunu yaparken de mizahi anlatımdan çoğu zaman vazgeçmeyen bir yönetmen. Hollywood’u eleştirdiği Sunset Boulevard veya travestilik ve cinselliği konu edinen Some Like It Hot, sinema tarihi dersinde konu Hollywood’un altın çağına geldiğinde mutlaka bahsedilmesi gereken filmler. İnsanın hayattaki motivasyonunun cinsellik ve para olduğunu düşündüren filmleriyle Billy Wilder sadece çok yetenekli bir yaratıcı yönetmen değil, aynı zamanda çok da cesur bir sanat adamı. Cinsellik değilse bile para, Ace in the Hole’da da insanlar için en büyük motivasyon. Continue reading
Anna Karenina (2012): Her Günahın Bir Bedeli Vardır
Daha önce yirminin üstünde uyarlanan bir roman tekrar uyarlanıyorsa mutlaka yönetmenin söyleyeceği yeni bir şey olmalı. Nitekim sağlam bir senaryonun yanında bu film bir yönetmen başarısıdır. Anna Karenina gibi katı realist bir romanın epik bir uyarlamasını yapan Joe Wright, izleyicinin gerçeklik algısını bozması ve aşk konusundaki cesur yorumu ile farklı bir yerde duruyor. Sinemadaki mekan algısını baştan aşağı değiştiren film, bir tiyatro sahnesinde açılır. Tiyatro binasını bir habitat gibi kullanan yönetmen 19. yüzyılın bu gerçekçi romanından epik bir aşk hikayesi çıkarmayı başarmıştır.
Klasik 19. yüzyıl Bovarik karı-koca-aşık üçlüsünden tipik bir melodram çıkarmak yerine önceki birçok Continue reading