Henüz fantastik filmlere ve kitaplara merak salmadığım, Yüzüklerin Efendisi ile ilgili hiçbir fikrimin olmadığı çocukluk yıllarımda, küçük bir sinema meraklısı olarak karşısına dikilmiştim Atilla Dorsay’ın. Kitap fuarında imza dağıtıyordu, ben de yaşıma göre kalınca kitaplardan birini alıp imza almak için sıraya girmiştim. Onun yazılarını gazeteden takip ediyordum, merak ettiğim filmlerin yorumlarını ilk ondan alıyor, beğendiyse özellikle gidiveriyordum bahsettiği filme. Heyecanla sıranın bana gelmesini bekliyordum ama sıra bana geldiğinde ne diyeceğimi bilemeden sessizce karşısında durdum ve ona elimdeki kitabı uzattım. Hiç çalışmadığım bir yerden sormuştu Atilla Dorsay, “Ne tarz filmler seviyorsun?” diyerek. O zamana kadar hiç düşünmemiştim bu Continue reading
Category Archives: ABD Sineması
Disconnect (2012): Sanal Dünyanın Kör Kuyularında Kalanlar
Dünyayı robotların ele geçirdiği ve insanlarla robotların karşı karşıya geldiği fantastik filmlere seyirci olarak alışığız ve her filmde benzer soruları kendimize soruyoruz; “Gerçekten bir gün robotlar dünyayı ele geçirip insanları köleleştirebilir mi?” Farkında olmadığımız ise, uzaylılar nasıl filmlerde karakteristik bir şekilde koca kafalı elips gözlü resmediliyorsa, robotlar da metalik bir vücuda bürünmüş insanın mekanik hali olarak resmediliyor ve bu yanılgıyla robotların /teknolojinin ürettiği makinelerin bizi henüz ele geçirmediklerini düşünüyoruz. Halbuki bilgisayar, cep telefonu ve bu iki aygıtın içerisindeki milyonlarca farklı özellik ile birlikte insanoğlu artık kendi dünyasının sahip olduğu gerçeklikten başka sanal hayatlar üretiyor ve Continue reading
Samsara (2011): Sonsuzluğun Dayanılmaz Hafifliği
Sanskrit dilinde doğanın sonsuz döngüsü anlamında gelen Samsara, Amerikalı ünlü yönetmen-yapımcı Ron Fricke’nin 1992 yapımı Baraka’dan 19 yıl sonra çektiği filmin hem ismi hem de filmin diyalog içermeyen görüntülerinin tek kelimelik özeti. Yapımı yıllar sürmüş, onlarca ülkede geçen Samsara filmi nefesinizi kesecek etkileyici sahnelere sahip olmanın yanı sıra anlatmak istediğiyle de önemli bir film. Türkiye’de bu sene If Bağımsız Filmler Festivali’nde izleme şansını bulduğumuz filmde Nemrut, Sultanahmet Camii ve Kapadokya’dan da görüntüler mevcut.
Filmin henüz başlarında jenerikten sona Myanmar Bagan Tapınakları’ndaki rahiplerin grup çalışması Continue reading
Django Unchained (2012): Tarantino Usulü Post-Modern Western
Pulp Fiction, Reservoir Dogs, Kill Bill serisi gibi sinema tarihinin önemli filmlerine imza atmış Quentin Tarantino, son filmi Django Unchained (Zincirsiz) ile Western türüne post-modern bir yorum getirerek filmografisine farklı türde bir film kazandırmış oldu.
Filmi anlatmaya başlamadan önce Western türünden biraz bahsetmek gerek. Öyle ki tür filmleri içerisinde en net göstergeleri olan bir ikonografi cennetidir bu. Bir Western’i diğer filmlerden kolaylıkla ayırt edebilirsiniz. Kovboylar, Şerifler, Çöller, Vahşi kasabalar vb. bunların hepsi stereotipleşmiş birer Western göstergeleridir. 1903 yılında ilk Western olarak kabul edilen Continue reading
Roman Holiday (1953): Audrey Hepburn ve Roma’nın Nefes Kesici İşbirliği
Roma sokaklarında dolanırken rastgele hediyelik eşya dükkanlarından birinde görmeniz en olası hediyelerden biridir Roman Holiday temalı eşyalar. 1953 yılında yapılmış olan film, şehirle o kadar uyumlu ki Roma’ya gelen turistlerin aklına gelen ilk film Roman Holiday oluyor ve evlerine dönerken bu filmin afişini içeren takvim, tişört ya da kahve bardağı almayı unutmuyorlar. Peki, William Wyler‘ın filmi romantik-komedi türünün en klasik örneği olarak hangi özelliğiyle seyirci tarafından bu kadar benimsenmiş olabilir? Efsanevi Ben-Hur filminin yönetmeni Wyler’ın yine yönetmen koltuğunda oturduğu, Gregory Peck ve Audrey Hepburn’un perdeyi aydınlattığı film, genç bir prensesin süslü ve gerçek hayattan çok uzakta yaşamından sıkılıp Continue reading
Gravity (2013): Alfonso Cuarón’un Dönüşü Muhteşem Oldu!
Aslında pek de suskun olmamıştı Alfonso Cuarón‘un gidişi. Meksikalı yönetmen teknolojinin imkanlarını sonuna kadar kullandığı filmi Children of Men ile dünya çapında ses getirdikten sonra 7 yıl boyunca sessizliğe gömülmüştü ve niyahet dönüşü muhteşem oldu. Senaryosunu oğluyla birlikte yazdığı Gravity, Cuarón hayranlarını fazlasıyla mutlu edecek olmanın yanı sıra, yönetmenin dijital teknolojiyi kullanımındaki üstün yeteneğinin açık kanıtı ve film estetiği, kültür endüstrisi, sanatsal nitelik bağlamında sinema-teknoloji ilişkisi üzerine bitmeyen ve muhtemelen de asla bitmeyecek olan tartışmaların gündeme getiricisi olması bakımından, Cuarón’un filmografisinde muhakkak ki yıllar sonra bile özel bir yere sahip olacaktır. Continue reading
The Bling Ring (2013): Coppola’nın Kredisi Ne Zaman Tükenecek?
Sofia Coppola Marie Antoinette ve Somewhere‘de olduğu gibi The Bling Ring filminde de tanıtımlarla önce umutlandırıp sonra hayal kırıklığı yaratıyor. Aslında bu filmle ilgili söylenecek tek şey bu. Lost in Translation ile ağzımıza bir parmak bal çalıp, acaba yeni bir Coppola efsanesi mi doğuyor diye sordurtan Sofia Coppola, ardından gelen filmlerle birlikte kendisine has bir tarzı olduğunu kanıtlasa da, bu tarzın çok da yetenek vaat eden bir yanı olmadığı açık. Asıl soru babası Francis Ford Coppola’dan aldığı destek ve Lost in Translation gibi kült bir filmden sonra değişik renk oyunlarıyla ve hikayeye uyum sağlayan canlı direktifleriyle bağımsız film sektöründe yeni bir soluk olacakmış hissi veren yönetmenin kredilerini ne zaman tüketeceği ve yönetmen olarak abartı bir kamuoyu itibarının var Continue reading
To Rome With Love (2012) : Mizah ve Felsefe Roma Semalarında!
Woody Allen bu sefer Roma’da. Avrupa gezisinin sonuna doğru Roma’ya gelen yönetmenin genel olarak en çok beğenilen Avrupa temalı filminin Midnight in Paris olduğunu söyleyebiliriz. Öyle ki bu filmin ilk sahneleriyle birlikte seyirci ister istemez iki filmi karşılaştırma yoluna gidebilir. To Rome With Love Allen’in biraz daha şahsi, gırgırına yaptığı filmlerden, tabii bütün filmlerindeki samimiyet ve içtenlik duygusu bu filmde de mevcut. Ancak Midnight in Paris ölçüsünde başarılı bir filmle bu filmi kıyaslamak bu filmin de kendine has güzelliklerini ve eğlenceli yanını seyirci gözünde sekteye uğratabilir. O yüzden baştan bu filmi kendi dinamizmi içerisinde değerlendirirsek seyirci daha eğlenceli bir şekilde filmi okuyabilir ve Woody Continue reading
Flipped (2010): Kendini İyi Hisset Filmi Sevenlere İlk Aşk Filmi
Amelie, Little Miss Sunshine gibi kendini iyi hisset filmlerinin bazen ciddi anlamda bünyede ağrı kesici, ateş düşürücü etkisi olabiliyor. Bu tarz filmlerin sevilmesinin ana sebebi de seyircinin izlerken yorulmaması, film bittiğinde meditasyona uğramış gibi rahatlayarak keyifle hayatına devam etmesi elbette. Örneğini verdiğim kendini iyi hisset filmlerinin haricinde 2010 yılında vizyona giren bir film daha var ki, kalitesiyle ve usta yönetmeni Rob Reiner’in sayesinde bu kategoride izlenmesi gereken filmler arasına muhakkak alınmalı. Bahsettiğim film, genç oyuncular Madeline Caroll ve Callan McAuliffe’nin başrollerini paylaştığı Flipped, ilk aşklarını yaşayan Juli Baker ile Bryce Loski’nin aşkı keşfedince ters düz olmalarını Continue reading
The Big Sleep (1946): Humphrey Bogartsız Bir Kara Film Düşünülemez
Film Noir, 1940’larda ortaya çıkan bir anlayış, bir görsel stildir ve birçok janra içinde kendisine yer bulmuştur. Kendisi bir janra veya bir hareket olmamasına rağmen, o kadar belirgin bir stildir ki, farklı janralarda yer alsa da kolaylıkla fark edilir.
Film Noir, Fransız eleştirmenler tarafından dönemin Amerikan yapımı suç / gerilim filmlerini belirtmek için üretilmiş bir terim. Bu filmleri diğerlerinden ayıran en temel özellik barındırdığı kuşkucu ton ve cinsel motivasyon. Bazı diğer hareketler gibi Film Noir da 2. Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş arasındaki siyasi istikrarsızlık döneminde ortaya çıktı. Bu dönemde ABD, güvensizlik ve paranoya içinde Amerikan rüyasının bir illüzyon olduğu gerçeğiyle yüzleşiyordu. Savaştan Continue reading