Festivallerin ünlü yönetmeni Gus Van Sant’ın Matt Damon ile ortak yürüttüğü bu projesi, Amerika’da doğalgaz tesisi kurmak için el değmemiş topraklar arayan iki satış sorumlusunun kırsal bir kasabada geçen hikayesini anlatıyor. Bu filmin dikkate değer en önemli özelliği Matt Damon ve John Krasinski’nin Dave Eggers’in hikayesinden yola çıkarak yazdıkları senaryosu. Çünkü Promised Land belki de bu yüzyılın en büyük sorunlarından birini oluşturacak hidrolik kırılma ile doğalgaz çıkarma hakkında bazı tespitlerde bulunmakta. Film hakkında yoruma geçmeden önce filmin dikkat etmemizi istediği gerçeklerden bahsetmek daha yararlı olacaktır. Continue reading
Category Archives: Film Arşivi
Midnight in Paris (2011): Şimdi Paris’te Olmak Vardı Anasını Satayım!
Hep aynı filmleri yapar Woody Allen. Kompleks ve korkularını adeta hastalık boyutlarında yaşayan karakterlere hemen hemen her filminde yer verir. Cinsellik, yaşlılık ve ölüm takıntısını ön planda tutar ve bu sorunları en saf halleriyle seyirciye sunar. Son dönem filmleri öncekilere göre daha ciddi görünseler de mizahi dil Woody Allen sinemasının vazgeçilmezidir. Yine de her filmi o kadar zekice kotarılmıştır ki, bir Woody Allen filmi seyirciye mutlaka heyecan verici yepyeni bir sinema deneyimi vaat eder.
Midnight in Paris, boşuna en iyi senaryo Oscar’ı almadı. Bu film sıradan bir Paris güzellemesi değil, Woody Continue reading
Jagten (2012): Danimarka’da Mahalle Baskısı ve Linç Kültürü Var!
2012 yılında Cannes En iyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü Mads Mikkelsen’in almasıyla dikkat çeken ve aynı yıl Filmekimi ile Türkiye’de izleme şansına eriştiğimiz Jagten, çok güçlü ve ağır bir dile sahip, anlatacaklarını yavaşça izleyicinin zihnine işleyerek ilerleyip hikayesini eksiksiz bir şekilde anlatma becerisi gösteriyor.
Boşanmış ve tek başına yaşayan 40 yaşındaki Lucas, insanların av faaliyetleri çerçevesinde örgütlenip aile oldukları küçük bir kasabada yaşamaktadır. Kreşte küçük çocuklarla ilgilenmekte, oğlunu boşandığı eşinden geri alma peşindedir. Aynı zamanda farkında olmasa da, en yakın arkadaşının küçük kızının hayallerini süslemektedir. Bu küçük kızın anlık sersemliğinde ve Continue reading
Elephant (2003): Ne de Olsa Gençler, Kanları Kaynıyor Tabii
Alkolik babasının arkasını toplayan John, hayatı ve insanları fotoğraflarına kaydeden Elias, aşık çift Nathan ve Carrie, vücudundan utanan asosyal Michelle, bulimiyalı kız grubu Brittany, Jordan ve Nicole, şiddeti bilgisayar oyunlarından ve internetten öğrenen Eric ve A Clockwork Orange’ın Alex’iyle büyük benzerlikler taşıyan cani piyanist Alex. Bu gençler gerçek değiller ama hepsinin benzerlerine okul hayatımız boyunca, hepimiz mutlaka rastladık. İşte bu yüzden, Elephant’ın gerçeklik hissi çok güçlü. Filmdeki karakterlerin hepsi çok yalın biçimde ve zekice kurgulanmış, sonuçta da ortaya adeta elle tutulacak kadar gerçek karakterler ve gerçek bir hikaye çıkmış. Bunda tabii ki, senaryonun yaşanmış bir olay üzerine kurulmuş olmasının da payı büyük. Continue reading
Celal ile Ceren (2012): Bizler İğrendik, Siz de İğrenin!
Bazı oyuncular, yönetmenin önündedir. Mesela Cem Yılmaz, Ata Demirer, Şahan Gökbakar gibi oyuncuların filmlerinde yönetmen etkisi yok denecek kadar azdır. Filmi şekillendiren tamamıyla bu oyuncuların performansları olur. O yüzden de seyircilerin gözünde çoğu zaman filmler bu oyunculara aitmiş gibi bir algı ortaya çıkar. Kimse Togan Gökbakar’ın filmini seyrettim demez. O film Şahan’ındır çünkü ya da küçük bir anketle insanlara Yahşi Batı’nın yönetmeni sorulsa, çok az kişi Ömer Faruk Sorak cevabını verir. Büyük oranda alacağımız cevap Cem Yılmaz olur. İlginçtir ki bu algıyı sadece komedyenler yaratabiliyor. Muhtemelen de bu algıyı yaratabilecek kadar ‘star’ seviyesine çıktıktan sonra halkın gözünde sonsuz bir kredi Continue reading
Psycho (1960): Freud ve Zizek’in Hitchcock İle İmtihanı
Alfred Hitchcock tarafından çekilen 1960 yapımı korku ve gerilim filmi olan Psycho’nun Türkiye’de gösterime giriş yılı 1965. Film, temel olarak bir emlakçıda çalışan sekreter Marion Crane (Janet Leigh) ve yalnız yaşayan motel sahibi Norman Bates (Anthony Perkins) arasındaki karşılaşmayı anlatıyor. Marion ve farklı bir şehirde yaşayan sevgilisinin evlenmelerinin önündeki tek engel yeterince paralarının olmayışıdır. Bu yüzden Marion’ın patronunun kendisine emanet ettiği 40 bin doları alıp kaçmak için bir saniye bile düşünmesine gerek olmaz. Sevgilisine giden yoldaki amatör fakat kararlı hali ve polisin takibe aldığı Marion’ın her an yakalanabileceği ihtimali görünür hale getirilerek, Continue reading
The Gods Must Be Crazy (1980): Bir Kola Şişesi Nelere Kadirmiş Arkadaş!
Yapımcılığını, senaristliğini ve yönetmenliğini Jamie Uys’un üstlendiği 1980 yapımı, Güney Afrika’da çekilmiş ve ülkemizde 1981 yılında gösterime girmiş aksiyon-komedi filmi olan The Gods Must Be Crazy, birbirine paralel 3 hikaye anlatır. İlk hikayede öfke, kıskançlık, mülkiyet, suç gibi kavramlardan bihaber yaşayan Bushman’lerden oluşan bir kabilenin hayatının, modern dünyaya ait bir kola şişesiyle değişmesi anlatılır. İkinci hikayede botanik araştırması için Afrika’ya gelen bir araştırmacının, öğretmenlik yapmak için oraya gelen Amerikalı güzel kadını etkilemeye çalışması konu edilir. Üçüncü hikayede ise otorite peşindeki gerillalar vardır.
Jules Verne’in Balonla Beş Hafta adlı romanının bir bölümünde yükü hafifletmek amacıyla balondan ağırlıklar atılmaktadır. O sırada bir şişeyi de Continue reading
Zerre (2012): Dikkat! Bu Gelen, Bir Auteur Yönetmenin Ayak Sesleri
Toz zerrelerinin havada uçuştuğu bir açılış sahnesinin ardından, bu ilk uzun metrajında Erdem Tepegöz kamerasını toz zerresi gibi savrulan hayatlara çevirir ve bizi doğrudan Zeynep’in hayatından bir kesitin içine sokar. Zeynep, hasta kızı ve annesiyle birlikte Dolapdere, Tarlabaşı civarında döküntü bir evde yaşamaktadır. İş güvencesi olmadan, düşük maaşlarla, çok zor şartlarda çalışır. Onunkisi, metropolün şiddetine karşı ayakta kalabilme mücadelesidir.
Yönetmen, film boyunca kamerasını nadiren Zeynep’in yüzünden ayırıyor. Biz olanlardan daha çok, olanların Zeynep’e etkilerini seyrediyoruz. Onunla birlikte bu hayatı doğrudan yaşarız. Bu özdeşlik özellikle Zeynep’in Continue reading
Rebel Without a Cause (1955): Eskiden Buralar Hep Bağdat Caddesiydi
Nicholas Ray’in filmi, başkahraman Jim Stark’ın asi tavırları ve alkollü olması sebebiyle tutuklanıp polis merkezine getirilmesiyle başlıyor. Ailesiyle birlikte mahalleye yeni taşınmış olan Jim depresyondadır çünkü ailesi Jim’i bahane ederek sürekli taşınmaktadır ve bu nedenle genç kahramanımız da arkadaş edinmekte zorluk çeker. Jim’in yeni okulundaki gençler kasıntı ve havalı tavırlarıyla dikkat çeken tiplerden oluşur ve bu yeniyetme gençlerin en büyük korkuları da ‘tavuk’ olarak adlandırılıp yaşıtları tarafından ezilmektir. Bu etos sistemi içinde, genç erkeklerden beklenen şey, cesaretlerini her daim göstermeleri ve bu yolla yaşıtları arasında saygın bir konum edinmeleridir. Bu cesaret gösterileri zaman zaman içlerinden birinin ölmesine sebep olabilen, çalıntı Continue reading
La Cinquieme Saison (2012): Festival Var Dediler, Geldik
Aynı zamanda evli bir çift olan Peter Brosens ve Jessica Woodworth‘ün Khadak ve Altiplano‘dan sonraki üçüncü ortak çalışmaları La Cinquieme Saison, birbirinden bağımsız ama aynı zamanda bir üçleme olarak değerlendirilebilecek serinin son filmi. Mayınlı Bölge programı dahilinde 32. İstanbul Film Festivali‘nde üç gösterim yapan film, ‘Doğa, muhtaç olduğumuz bereketi bize vermese ne olurdu?” sorusundan yola çıkarak insan – doğa ilişkisini sorgularken, yönetmenlerin tüm iyi niyetlerine rağmen didaktik bir anlatımın ötesine geçebildiklerini söylemek maalesef mümkün değil.
Siyah ekran üzerine doğa sesleriyle yapılan açılış, daha ilk saniyelerinde filmin anlatı çerçevesini çiziyor ve böylece hızla filmin bakış açısını Continue reading