Sansür: (Lat. censura ‘’Eski Roma’da ahlak işlerinden sorumlu kimsenin görevi’’) Her türlü yayının tiyatro ve sinema eserlerinin, televizyon neşriyatının yayımlanmadan ve gerekli durumlarda mektupların gönderilmeden önce yetkili makamlarca denetlenmesi işi. (Misalli Büyük Türkçe Sözlük, İlhan Ayverdi) Continue reading
Category Archives: Film Arşivi
Post-Modern Zamanlarda Bir ‘Auteur’ Olarak Michael Haneke (2. Bölüm)
Bilinmeyen Kod, Bilinen Auteur
Haneke filmografisinin beşinci filmi Code Unknown. Filmde tekrarlayan temalar, şiddet ve post modern toplumlarda aile ilişkileri. Fakat The Seventh Continent ile karşılaştırıldığında bazı küçük farklar mevcut. Bir yandan, Haneke’nin şiddete yaklaşımı her iki filmde de aynı olmasına rağmen, rahatsız edicilik mefhumu Code Unknown’da biraz zayıf kalmış. Diğer yandan, aile ilişkileri teması azınlıklar ve sosyal eşitsizlik üzerinden post modern toplumlardaki toplumsal ilişkiler düzeyine genişletilmiş olsa da, iletişimsizlik zemininde aile ilişkileri kimi sahnelerde hala göze çarpıyor. Mesela, Jean’ın Georges ve Anne’ya ulaşmaya çalışırken başarısız olmasında, Anne’nın kapısına bırakılan gizemli yardım çağrısı Continue reading
Post-Modern Zamanlarda Bir ‘Auteur’ Olarak Michael Haneke (1. Bölüm)
Bir film, yönetmenin, senaryonun ve seyircinin ortak katkıları ile anlam üretir. Yani, sadece yönetmenin anlayışına, kullandığı tekniklere, kendisine özgü tema veya motiflere bakılarak veya sadece senaryo bütün olarak veya tek tek sahneler üzerinden incelenerek veya sadece filmin seyirci tarafından nasıl algılandığı önemsenerek filmin anlamı çözülemez. Bu faktörlerin tümü bir araya gelerek filmde anlam üretimini gerçekleştirirler.
Filmin anlamı için bu 3 faktör birlikte çok önemli olsa da, yine de kimi zaman bir yönetmen çıkar ve filmin anlam kazanmasında, inkar edilemez şekilde belirgin ve dominant stili ve Continue reading
Yeni Başlayanlar İçin Hint Sineması: Shah Rukh Khan Efsanesi (2. Bölüm)
Hint Sinemasını tanıma amaçlı birbiriyle bağlantılı adımları takip ederek başladığımız sinema yolculuğu, ilk bölümdeki Aamir Khan tanıtımından sonra devam ediyor. Daha önce hiçbir bilgim olmadan sadece merak ederek başladığım Hint sineması keşfinden bu kadar memnun kalacağımı hiç düşünmemiştim ama şu andaki durumumda her gün bir Bollywood filmi izleyecek kadar kendimi kaptırmış durumdayım. Bunun sebeplerini biraz kültürel benzerlik, biraz kendine ait bir dili olması, biraz da neşeli, enerjik bir atmosferi olmasına bağlayabiliriz. Ayrıca Bollywood filmlerinin her biri birbirini destekler nitelikte genişledikçe kendisini bitiren değil besleyen bir yapıya sahip; kendi efsane Continue reading
Come and See (1985): Savaş Çığırtkanları İçin Panzehir Niyetine
Elem Klimov’un ‘85 yapımı filmi Come and See, tüm zamanların en iyi savaş filmlerinden biri ama nedense savaş filmi denince akla ilk Full Metal Jacket, Schindler’s List, Saving Private Ryan, Apocalypse Now falan gelir. Bunun muhtemelen en büyük sebebi Elem Klimov’un Hollywood stüdyolarından uzakta Rusya’da çalışması ama belki de Klimov, bu kadar iyi bir film yapabilmesini de aynı sebebe borçludur.
Come and See 2. Dünya Savaşı sırasında Belarus’ta yaşananlara odaklanan bir film ve konuya yaklaşımı sayesinde diğer 2. Dünya Savaşı filmlerinden çok ayrı bir yerde duruyor. Bundaki en büyük pay yönetmene ait. Klimov alışılmışın dışında bir cesaretle yapmış filmini. Vahşeti böylesine doğrudan bir biçimde Continue reading
To Rome With Love (2012) : Mizah ve Felsefe Roma Semalarında!
Woody Allen bu sefer Roma’da. Avrupa gezisinin sonuna doğru Roma’ya gelen yönetmenin genel olarak en çok beğenilen Avrupa temalı filminin Midnight in Paris olduğunu söyleyebiliriz. Öyle ki bu filmin ilk sahneleriyle birlikte seyirci ister istemez iki filmi karşılaştırma yoluna gidebilir. To Rome With Love Allen’in biraz daha şahsi, gırgırına yaptığı filmlerden, tabii bütün filmlerindeki samimiyet ve içtenlik duygusu bu filmde de mevcut. Ancak Midnight in Paris ölçüsünde başarılı bir filmle bu filmi kıyaslamak bu filmin de kendine has güzelliklerini ve eğlenceli yanını seyirci gözünde sekteye uğratabilir. O yüzden baştan bu filmi kendi dinamizmi içerisinde değerlendirirsek seyirci daha eğlenceli bir şekilde filmi okuyabilir ve Woody Continue reading
Flipped (2010): Kendini İyi Hisset Filmi Sevenlere İlk Aşk Filmi
Amelie, Little Miss Sunshine gibi kendini iyi hisset filmlerinin bazen ciddi anlamda bünyede ağrı kesici, ateş düşürücü etkisi olabiliyor. Bu tarz filmlerin sevilmesinin ana sebebi de seyircinin izlerken yorulmaması, film bittiğinde meditasyona uğramış gibi rahatlayarak keyifle hayatına devam etmesi elbette. Örneğini verdiğim kendini iyi hisset filmlerinin haricinde 2010 yılında vizyona giren bir film daha var ki, kalitesiyle ve usta yönetmeni Rob Reiner’in sayesinde bu kategoride izlenmesi gereken filmler arasına muhakkak alınmalı. Bahsettiğim film, genç oyuncular Madeline Caroll ve Callan McAuliffe’nin başrollerini paylaştığı Flipped, ilk aşklarını yaşayan Juli Baker ile Bryce Loski’nin aşkı keşfedince ters düz olmalarını Continue reading
Lore (2012): Nazi Cephesinden Sıradışı Bir II. Dünya Savaşı Filmi
İlk filminden alışkın olduğumuz üzere Cate Shortland, 2012 yapımı filmi Lore’de de film başlar başlamaz seyircinin kendini bir genç kız ile özdeşlemesini sağlar. Yönetmenin bunu yapmadaki en büyük silahı yine kamera ve kurgu tekniği. Jump cutlar, yakın planlar, hızlı kurgu sayesinde hızla ana karaktere dikkat çeker yönetmen ama bu tekniğin filmin üslubu içerisinde tuttuğu yer bununla sınırlı kalmaz. Yakın plan jump cutları peş peşe dizerek oluşturduğu sentaksı film boyunca kullanarak Shortland, görsel olarak fotoğrafın bütününü bir kerede seyirciye vermek yerine parça parça verir ve seyirciden bir puzzle misali parçaları birleştirerek kendi fotoğrafını yaratmasını bekler. Aynen senaryoda yaptığı gibi. Filmde senaryo gereği Continue reading
Run Lola Run (1998): Berlin Sokaklarında Bir Forrest Gump
Tom Tykwer 2000’li yılların Avrupa sinemasında yüksek performansa sahip yönetmenlerin başında gelenlerden biri. Son olarak Wachowski Kardeşler ile birlikte Cloud Atlas‘ı yöneten Tykwer’ı, sinema severler Patrick Süskind’in Koku romanından uyarladığı Perfume: The Story of a Murderer ve baş rollerini Clive Owen ve Naomi Watts’ın paylaştığı The International filmleriyle tanır. Bu noktada unutulmamalıdır ki, Tykwer’ın filmografisinde konvansiyonel anlatım tekniğinin tamamen dışında bir kült film de mevcut. İşte bu film Run Lola Run.
Film, sevgilisini kurtarmak için 20 dakika içinde 100000 Mark bulmak zorunda olan Lola’nın başından geçenleri anlatması itibarı ile pek de orijinal bir Continue reading
Kabadayı (2007): Erkekliğin Kitabı Bir Kez Daha Yazılıyor
Suç, mafya ve cinayet Türk sinema seyircisinin genellikle yoğun ilgi gösterdiği temalar. Bir filmde bu temalara ek olarak Şener Şen ve Kenan İmirzalıoğlu merkezli başarılı bir oyuncu kadrosu varsa, o film için gişe başarısı kaçınılmazdır. Haliyle, Kabadayı’nın 2 milyon kişi tarafından seyredilmiş olması hiç de şaşırtıcı değil.
Film, silaha tövbe etmiş eski bir kabadayının, yeniyetme bir mafya babasıyla hesaplaşmasını ve oğlu uğruna tövbesini bozmasını konu alıyor. Bu açıdan, Yavuz Turgul‘un yazmış olduğu senaryo bazı seyirciler tarafından sıradan bulunsa da, Kabadayı’yı türdeşlerinden ayıran bazı noktalar tabii ki mevcut. Ali Osman adlı eski kabadayı ve Devran Continue reading

