Nicholas Ray’in filmi, başkahraman Jim Stark’ın asi tavırları ve alkollü olması sebebiyle tutuklanıp polis merkezine getirilmesiyle başlıyor. Ailesiyle birlikte mahalleye yeni taşınmış olan Jim depresyondadır çünkü ailesi Jim’i bahane ederek sürekli taşınmaktadır ve bu nedenle genç kahramanımız da arkadaş edinmekte zorluk çeker. Jim’in yeni okulundaki gençler kasıntı ve havalı tavırlarıyla dikkat çeken tiplerden oluşur ve bu yeniyetme gençlerin en büyük korkuları da ‘tavuk’ olarak adlandırılıp yaşıtları tarafından ezilmektir. Bu etos sistemi içinde, genç erkeklerden beklenen şey, cesaretlerini her daim göstermeleri ve bu yolla yaşıtları arasında saygın bir konum edinmeleridir. Bu cesaret gösterileri zaman zaman içlerinden birinin ölmesine sebep olabilen, çalıntı Continue reading
La Cinquieme Saison (2012): Festival Var Dediler, Geldik
Aynı zamanda evli bir çift olan Peter Brosens ve Jessica Woodworth‘ün Khadak ve Altiplano‘dan sonraki üçüncü ortak çalışmaları La Cinquieme Saison, birbirinden bağımsız ama aynı zamanda bir üçleme olarak değerlendirilebilecek serinin son filmi. Mayınlı Bölge programı dahilinde 32. İstanbul Film Festivali‘nde üç gösterim yapan film, ‘Doğa, muhtaç olduğumuz bereketi bize vermese ne olurdu?” sorusundan yola çıkarak insan – doğa ilişkisini sorgularken, yönetmenlerin tüm iyi niyetlerine rağmen didaktik bir anlatımın ötesine geçebildiklerini söylemek maalesef mümkün değil.
Siyah ekran üzerine doğa sesleriyle yapılan açılış, daha ilk saniyelerinde filmin anlatı çerçevesini çiziyor ve böylece hızla filmin bakış açısını Continue reading
Sinema Kuramı (Ya da Afili Adıyla Söyleyecek Olursak: Film Teorisi)
Kuram her ne kadar soyut bir kavram olsa da, yaşadığımız dünyadan kopuk açıklamalar olarak görülmemeli. Aksine, kuram belli bir konunun derinlerindeki gizli anlamları bulup ortaya çıkararak açıklamaya yarayan varsayımlardır, yani yaşadığımız dünya ile doğrudan ilişkilidir. Continue reading
Hayat Var (2008): Arabesk Daha Önce Hiç Bu Kadar Zarif Olmamıştı
Usta işi kamera kullanımı, söz konusu Reha Erdem olduğunda hiç de sürpriz değil. Hatta öyle ki, Erdem görüntü konusunda Nuri Bilge Ceylan‘la karşılaştırılabilecek kadar başarılı bir yönetmen. İlk filmi A Ay‘dan bu yana, tüm Reha Erdem filmleri görselliğin en üst noktasındadır. İşte bu açıdan Hayat Var da sinema severleri hayal kırıklığına uğratmıyor.
Film, SİYAD, Yeşilçam, Altın Portakal, Berlin ve İstanbul film festivallerinden ödüllü. Hayat adında, post-modern İstanbul’un eşitsiz düzeninde altta kalan bir kızın yaşamı Erdem’in sinematik yeteneğiyle birleşince, ortaya ustaca görselleştirilmiş bir hikaye çıkmış ve filmin bu kadar çok ödül toplamasının altındaki en büyük faktör de işte bu. Continue reading
Silver Linings Playbook (2012): Risk Almamak Büyük Risktir, Mr. Russell
Türkçe’ye Umut Işığım adıyla çevrilen Silver Linings Playbook, The Fighter ve I Heart Huckabees filmleriyle tanıdığımız David O. Russell‘ın son filmi. Filmde sıradışı bir zeka parıltısı görmek pek mümkün değil, buna rağmen kazanılan Oscar adaylıkları ise Silver Linings Playbook için oldukça ekstra başarılar. Akademi’nin en iyi film adayları arasında çoğu yıl bir kontenjanı Amerikan orta sınıf ailesinin sorunlu ilişki yapısına ayırdığı bir sır değil. American Beauty, Juno ve The Descendants bu türün son 15 yıldaki en başarılı örnekleriydi. Bu filmlerin yolundan giden Silver Linings Playbook içinse aynı şeyi söylemek çok zor. Continue reading
The Panic in Needle Park (1971): Requiem for a Dream’i Seven, Bunu da Sevdi
Modern sinemanın klasik temaları arasında en popülerlerden biri bağımlılık ve bağımlılık temelinde odaklanılan uyuşturucu bağımlılığı. Zaman zaman Türkiye sinemasında da örneklerine rastlayabiliyoruz uyuşturucu temasının ama en başarılı uygulamalar ABD ve Avrupa sinemasına ait. Bir kalemde akla gelenler ise Danny Boyle’un Trainspotting‘i, Gus van Sant’ın Drugstore Cowboy‘u ve tabii ki Darren Aronofsky’nin Requiem for a Dream‘i. Jerry Schatzberg’in yönettiği 1971 yapımı The Panic in Needle Park (Esrar Bitti) ise uyuşturucu temalı filmler için bir öncü olmasının yanı sıra, konuyu işleyişindeki farklılığıyla da dikkat çekici bir film. Continue reading
City of God (2002): “Çaldım, Tüttürdüm, Öldürdüm ve Şimdi Bir Erkeğim!”
Rio de Janerio’nun varoş mahallesi Cidade de Deus, yani Tanrıkent’teki organize suçların artışını gösteren City of God, 60’lar ve 90’lar arasındaki süreci, bu suç şehrinde masumiyetini korumaya çalışan Rocket isimli çocuğun gözünden anlatıyor. Sonunda da yazıldığı gibi, film gerçek bir hikayeden kurgulanmış ve bu varoş mahallesi, uyuşturucu istismarı, şiddet suçları ve bir çocuğun kendini yaşadığı mahallenin pençesinden kurtarma çabasıyla gerçeği başarıyla yansıtıyor. Continue reading
32. İstanbul Film Festivali: Geri Sayım Bitti, İstanbul İçin Festival Vakti!
İstanbul’un belki de en güzel ayıdır nisan. Baharla birlikte hareketlenen şehre bambaşka bir hava gelir. Kışın uyuşukluğu yavaş yavaş kaybolur, yerini rengarenk, capcanlı bir şehir alır. Bir de Beyoğlu’ndaysan, işte o zaman daha da güzeldir. Her yanda bir yerlere yetişmeye çalışan insanların arasında senin de yetişmek için koştuğun bir yer vardır: Emek Sineması. Continue reading
The Last Laugh (1924): Sinema, Kamerayla Oynanan ve Sonunda Almanların Kazandığı Bir Oyundur
Bir adam ki, lüks bir otelin giriş kapısı önünde görevlidir. Üzerinde şık bir üniforma. İşini en iyi şekilde yapmaya çalışır. Etrafındakilerden çok sevgi saygı görür. İşte bu adamın yeni bir dünyaya girişi işinden kovulmasıyla olur. Bir anda her şey tersine döner. Önceden ona saygıda kusur etmeyen, hizmet etmek için peşinde koşanların şimdi en büyük alay konusudur bu ihtiyar. Kimse tarafından adam yerine konulmaz artık. Bütün kapılar yüzüne kapanır. Kendi ailesi bile ondan utanır, ona sırtını döner. Büyük bir sıkıntının içine düşmüştür adamımız. Ailesi, evi, dostları, hepsi gitmiştir. Artık hiçbir şeyi yoktur. Ve anlarız ki sadece bir üniformaymış onun dünyadaki varlığını değerli kılan, üniforması gidince insanın her şeyi peşinden gidermiş. Continue reading
Shame (2011): Senin Bacına Aynısını Yapsalar İyi Olur mu Kardeş?
Birkaç yıl öncesine kadar Steve McQueen denince akla ilk olarak Papillon, The Magnificent Seven ve The Great Escape filmlerinin unutulmaz aktörü olan Hollywood yıldızı Steve McQueen gelirdi, ama şimdilerde bu isim Hunger filmiyle tüm dünyada büyük beğeni toplayan Altın Kamera ödüllü İngiliz yönetmeni anımsatıyor. Uzun yıllar kısa film yönetmenliği yapan ve ilk filmi Hunger’ı 2008 yılında çeken McQueen’in ikinci filmi olan Shame ise yönetmenin sinema anlayışındaki keskin çizgileri netleştirmesi açısından filmografisinde önemli bir yere sahip.
New York’ta yaşayan, orta yaşlı, yakışıklı, kariyer sahibi bir adam olan Brandon’ın seks bağımlılığı Continue reading

