Filth (2013): Ruh Hastası Bir Polisin Anıları

filth 90’lı yıllardan bu yana İskoç edebiyatını Dünya’ya sevdirmiş yazarlardan Irvine Welsh denince akla ilk olarak “Trainspotting” filminin gelmesi çok normal. Aynı isimli kitabından uyarlanan film yazarın çoğu kitabında olduğu gibi uyuşturucu ve diğer bağımlılıklar ile ilgiliydi ve dönemin dinamiklerini kusursuz bir şekilde ekrana yansıtmaktaydı. Yıllar ilerledikçe daha da değerleneceğine ve gelecek nesillere aynı tazeliğiyle duracağına inandığım Trainspotting filminin hem yazar hem içerik bakımından akrabası sayabileceğimiz Filth filmi, Trainspotting seviyesine çıkamasa da benzer sorunları farklı bir dille anlatan ilginç bir film. Continue reading

The Reunion (2013): Gerçekle Kurgu Arasında

the-reunion 2012 yapımı François Ozon imzalı “Dans la Maison” filmi, sinemanın çokça tartıştığı gerçek-kurmaca arasında gidip gelen, ana hikayeyi gerçek kabul edip, başrol oyuncusunun yazdığı kısa hikayeleri kurmaca olarak sunan bir filmdi ve filmin başarısı seyirciyi gerçeğin ana hikaye olduğuna inandırmasında yatmaktaydı. Halbuki ana hikaye de kurmaca bir hikayeden ibaret en nihayetinde, sonuç olarak kurmaca bir hikayenin içerisinde kurmaca bir yan hikaye, bir alt küme daha oluşturularak, gerçeklik algısını gerilim öğesi olarak kullanmaktaydı yönetmen. İnanmak isteyen seyircinin inancı üzerinden ilerleyen ve Continue reading

How I Live Now (2013): Tatildeyken 3.Dünya Savaşının Çıkması

How-I-Live-Now“The Last King of Scotland” filminden tanıdığımız, aynı zamanda belgesel filmleriyle de seyircilerin beğenisini toplayan ünlü yönetmen Kevin McDonald’ın “Yaz tatili sırasında 3.Dünya savaşı çıkarsa” temalı filmi “How I Live Now”, her türden bir parça alıp bünyesine katmış, orijinal bir fikre sahip olsa da bu orijinal fikri aynı yaratıcılıkta kullanmayı başaramıyor. Daha önce onlarcasını izlediğimiz kıyamet temalı filmlerin bilindik şablonunda ilerleyen film, hikayeye girerken seyircide oluşturduğu büyük beklentiyi devamında veremiyor ve hiçbir anında potansiyelini gösteremeyen zayıf bir film olarak akılda kalıyor. Continue reading

The Secret Life of Walter Mitty (2013): Hayal Kurarken Gerçeği Kaçırmak

The-Secret-Life-Of-Walter-MittyTropic Thunder” gibi başarılı bir işten sonra Ben Stiller yönetmenlik koltuğuna bir kez daha oturuyor ve bu sefer 1947 yapımı “The Secret Life of Walter Mitty” uyarlamasına el atmış durumda. Eski film o dönemin şartlarına göre şekillenmiş bir konuya sahipken, Ben Stiller günümüz teknolojisine ve akımlarına uygun bir şekilde filmi günümüze adapte etmiş. Bu yüzden filmi kendi içerisinde değerlendirmek ve yeni başka bir film olarak değerlendirmekte yarar var.Walter Mitty adındaki utangaç ve içine kapanık karakterin dünyasına ilk girdiğimizde karakteri nizami harcama hesapları yaparken buluyoruz ve ardından yalnız karakterimizin arkadaşlık sitesinde hoşlandığı bir kadının profilini beğenip beğenmeme arasındaki kararsızlığına tanık oluyoruz. Continue reading

Casse-tête Chinois (2013): Xavier’in Buruk Vedası

3521 Fransız yazar-yönetmen Cedric Klapisch’in gülümsemeyi bir türlü kesmeden izlediğimiz “L’auberge Espagnole” ve ilişkiler üzerine ciddi bir bakış açısı yakaladığımız “Les Poupees Russes” filmlerinden sonra serinin son filmi olan “Casse-tete Chinois” Xavier’in hikayesine kaldığı yerden devam ediyor. Artık Xavier ne yirmili yaşlarında macera peşinde koşan o genç adamdır, ne de doğru kadını bulma adına ne gerekiyorsa yapan otuzluk delikanlı. Kırkına merdiven dayayan Xavier iki çocuk babası, eşi Wendy’den boşanma arifesinde olan bir adam olarak çıkıyor karşımıza ve seriyi bilen sinemaseverlerin dahi yakalamakta zorlandığı bir olaylar örgüsünün içerisinde baş karakterimizin git-gellerini izlemeye başlıyoruz. Continue reading

Les Poupées Russes (2005): Otuzlu Yaşlar ve İdeal Kadını Bulmak

Les-Poupees-Russes Cedric Klapisch’in Barcelona’da geçen filmi “L’Aberge Espagnole”, Xavier karakterinin yirmili yaşlardaki halini ve Erasmus öğrencisi olarak geçirdiği vakti eğlenceli bir dille anlatıyor, hayat üzerine ve zamanın tadını çıkarma ile ilgili değerli sözler söylüyordu. Gerçek zamanda üç yıl sonra çekilen “Les Pupees Russes”, Xavier’in hikayesine beş yıl aradan sonra tekrar dönüyor ve Xavier’in otuzlu yaşlardaki halini, ‘ideal kadını’ bulma yolundaki hikayesini anlatıyor. İlk filmin ardından karakterle ilgili daha söyleyeceği şeyleri olduğu belli olan Cedric Klapisch, zorlamadan çok uzak, ilkiyle eş değerde kıymetli bir devam filmine imza atıyor ve hatta bazı sahnelerde ilk filmin oluşturduğu sıcak atmosferi daha da pekiştiriyor. Continue reading

L’Auberge Espagnole (2002): Kozmopolit Bir Dünya; Erasmus !

LAuberge-EspagnoleFransa-İspanya ortak yapımı olan, yönetmen Cedric Klapisch’in 2002 yılında festivallerin ilgi odağı olmuş filmi L’Auberge Espagnole, ülkemizdeki bilindik ismi İspanyol Pansiyonu, hayal gücü yüksek Xavier’in Erasmus yolculuğunu ve kendi kişisel hesaplaşmalarını anlatan bir romantik komedi filmi. Ancak pek çok diğer özellikle birlikte, oyuncu kadrosunun oluşturduğu sinerji ve zeka dolu senaryo filmi türdeşlerinden farklı bir konuma yerleştiriyor. Seyirciler tarafından hayranlık derecesinde beğenildikten sonra 2005 yılında ‘Les poupees russes’ ve 2013 yılında ‘Casse-tête chinois’ olarak iki devam filmi çekilen ve noktası konulan hikaye, sadece basit bir Erasmus macerasından çok daha fazlasını anlatıyor. Continue reading

Chennai Express (2013): Dikkat, Hazır Ol, Trene Atla !

Chennai-Express-Deepika-Padukone Ülkemizde yeterince Hint sinemasına yer verilmediğini göz önüne alırsak, sessiz sakin vizyona giren Chennai Express filmini Nisan ayının sürprizi olarak nitelendirebiliriz. Rohit Shetty’nin yönettiği, ‘Kral’ lakaplı Shah Rukh Khan ve son dönem yıldızlardan Deepika Padukone’nin oynadığı, dilimize ‘Aşk Treni’ olarak çevrilen film, Hindistan’daki millet, dil ve din çeşitliliğini esprili bir şekilde klasik Bollywood aşk hikayesiyle birleştiriyor ve en büyük kozu da Hint efsanesi Shah Rukh Khan.  Hint sinemasıyla az da olsa ilgili olan birisi için bile Shah Rukh Khan ismi filmi izlemek için yeterli bir sebeptir. Continue reading

The Lunchbox (2013): Bazen Yanlış Tren İnsanı Doğru İstasyona Götürür

the-lunchbox-68-2Hindistan’da yaygın bir şekilde kullanılan, Harvard’da tez konusu dahi olmuş bir öğlen yemeği sistemi bulunmaktadır. ‘Dabba’ adı verilen sistem eşler/anneler tarafından yapılan ev yemeklerinin bir nevi ‘ilkel kurye ekibi’ tarafından çantalarla taşınarak ofiste çalışan yakınlarına götürülmesi üzerinedir. Ancak Hindistan gibi coğrafyası geniş, ulaşımı zor bir ülke için bu sistemi kusursuza yakın bir şekilde uygulamak, dabba dağıtımcılarını Dünya çapında üne kavuşturmayı başarmıştır. Araştırmalara göre dört milyonda bir yanılma payı olan bu sistem kendisinden beklenmeyecek kadar güvenli ve aynı zamanda ekonomiktir de. Continue reading

Dom Hemingway (2013): Olmamış Bir Kötü Adam Filmi

Dom-HemingwayKarakter filmi yapmanın en büyük riski, basit bir şekilde karakterin izleyici tarafından beğenilmemesidir. O yüzden de tek başına filmi sırtlayacağı hesap edilen karakterin çok orijinal, çok zeki, çok kaçık gibi özelliklere sahip olmasıyla birlikte izlenmeye değer bir hikayesinin olması da şarttır. ‘Dom Hemingway’ karakterine baktığımızda karşımızda belki de son zamanlarda gördüğümüz en çılgın, en psikopat kişilik durmaktadır, üstelik bir de rolü için on beş kilo almış Jude Law bu karakteri canlandırmaktadır. Seyirci açısından filmi izlemeye karar verme açısından karakterin psikopatlığı ve Jude Law’ın cazibesi yeterli gözükebilir ilk başta ancak karakter filmlerinin ikinci şartı olan ‘hikaye’ kısmı Dom Hemingway’ın en zayıf tarafı. Continue reading