Filth (2013): Ruh Hastası Bir Polisin Anıları

filth 90’lı yıllardan bu yana İskoç edebiyatını Dünya’ya sevdirmiş yazarlardan Irvine Welsh denince akla ilk olarak “Trainspotting” filminin gelmesi çok normal. Aynı isimli kitabından uyarlanan film yazarın çoğu kitabında olduğu gibi uyuşturucu ve diğer bağımlılıklar ile ilgiliydi ve dönemin dinamiklerini kusursuz bir şekilde ekrana yansıtmaktaydı. Yıllar ilerledikçe daha da değerleneceğine ve gelecek nesillere aynı tazeliğiyle duracağına inandığım Trainspotting filminin hem yazar hem içerik bakımından akrabası sayabileceğimiz Filth filmi, Trainspotting seviyesine çıkamasa da benzer sorunları farklı bir dille anlatan ilginç bir film. Yine klasik Irvine Welsh temaları olan uyuşturucu bağımlılığı, sigara, alkol, kadınlar, kişilik bozuklukları üzerinde ilerleyen polisiye türündeki bu film, yarı gücünü kitaptan almışsa geri kalanını da başrol oyuncusu James McAvoy’dan almış diyebiliriz. Yakın zamanda Profesör Xavier olarak bir kez daha karşımıza çıkacak olan ünlü oyuncu bipolar kişilik bozukluğundan muzdarip polis karakterine izlemesi keyifli hınzır bir ruh katmış.

İskoçya’nın soğuk topraklarında küçük bir polis amirliğinde çalışan Bruce (James McAvoy) karakterini filmin ilk dakikalarında sürekli olarak alkol alıp, sigara içerken görüyoruz, uyku sorunu çeken, partilere katılıp uyuşturucu kullanan, ani duygusal değişiklikler geçirip iç dünyasındaki karanlık hayalleriyle boğuşan Bruce için hayatının olayı, yakın zamanda gerçekleşmesini beklediği terfidir ve terfi uğruna rakip adayların, iş arkadaşlarının aralarını açmadı bir beis görmemektedir.  Son yaşanan cinayet vakasını ortağı Lennox’la çözmeye çalışırken uslu durmayan karakterimizin kişisel maceralarına odaklanıyor film; arama yapmaya gittiği evde karşılaştığı kadını taciz ediyor, iş arkadaşının karısıyla birlikte oluyor, durmadan yalan söylüyor, telefon sapıklığı yapıyor ve kısa sürede saymakla bitmeyecek pisliğin dibine batmış bir birey olarak Bruce seyirciyi şoke ediyor. Bruce’un bu şeytani özelliklerinin dayandığı nokta ise, gözlerinin önünde eriyip gitmiş, bozulmuş evliliği ve onun bakış açısından eski mutluluğa kavuşması da neredeyse imkansız. Çünkü daha öncesini bilmediğimiz hikayenin tanıklık ettiğimiz kısımda, hem psikolojik açıdan, hem düşünce gücü açısından Bruce’un tüm sağlıklı köprüleri yıktığını ve patlak tekerleği, tutmayan freniyle bayır aşağı son sürat ilerleyen bir araba gibi çarpacağı yere kadar gittiğini görüyoruz.

James-McAvoy-Filth

Daha önce “Green Street Holigans” filminde yönetmen olarak karşımıza çıkan John S. Baird, eğlenceli dinamik bir anlatım yolu seçmiş ve Bruce’un deli dolu macerasını ancak böyle anlatabileceğini düşünmüş. Ne var ki John S. Baird’in Bruce odaklı kamerası tek yönlü ilerleyen senaryoyla da birleşince diğer karakterler ister istemez sönük, hatta görünmez bir hale gelmiş. Bruce’un çevresindeki dünyanın resmedilişinde çizgi film estetiğine dayanılması de filmi ciddiyetten uzak bir yapıya sokmuş ki Trainspotting filmi de benzer bir tona sahip olsaydı aynı ciddiyete sahip olmazdı diye düşünüyorum.

Filmin hikayeyi kurma aşamasında, karakterin kişisel hikayesiyle ana cinayet hikayesini birbirine bağlamasında aksayan kısımlar yok fakat tam olarak temposunu bulamaması ve izleyiciye ne gibi bir duygu aktarması gerektiğini bilememesi filmin Trainspotting etkisi uyandırmasını engellemiş. İzleyicinin hiçbir zaman Bruce’un hastalığının geri planında kalan duygusal hikayesine adapte olamaması, devamında gelişen sapkın hareketlere anlam verememesine yol açıyor. Uyuşturucunun ve alkolün bağımlılığında tüm sapkınlıkların merkezi gibi gözüken Bruce, bir nevi bağımlılık temalı bir çöp kutusu ve Irvine Welsh imzalı bu çöp kutusu John S. Baird tarafından seyircinin kafasından aşağı boşaltılıyor. Ancak ilerisi berisi hepsi bu, çöp kutusu sadece çöp kutusu ve çöp sadece çöp. Filmin ismindeki‘pislik’ olan şeyi tanımlandırma aşaması yavan olduğu için, pisliğin şovun bir parçası olarak seyirciye gösterilmesi de bir yerde yavan ve sadece ‘iğrençlikler gösterisi’ olarak kalıyor.

13.Uluslararası Bağımsız Film Festivali’nde ilk olarak gösterilen filmi, Haziran ayında Başka Sinema aracılığıyla tekrar izleme fırsatı bulacağız.

 

 

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s