Spartacus (1960): Karl Marx’ın Kahramanı Olan Adam!

Spartacus9 dalda aday gösterildiği Oscar ödüllerinin 4’ünü alan 1960 yapımı bu Stanley Kubrick filmi, kölelerin özgürlük hayalini ve tarihi bir karakter olan Spartacus’un “Benim çocuğum özgür doğsun” arzusuyla verdiği mücadeleyi konu alıyor. Romalıların günlük zevkleri için etinden sütünden mümkün olduğunca faydalandıkları köleleri seyirlik bir eğlence olarak gladyatör yapıp arenada dövüştürdüklerini anlatan tek film değil bu ama Kubrick’in filmini diğerlerinden farklı yapan şey, toplumsal bir katman olan köle sınıfının başkaldırısını tarihsel gerçekler üzerinden anlatıyor olması. Continue reading

Searching for Sugar Man (2012) : Bir Şarkısın Sen, Ömür Boyu Sürecek

Searching-For-Sugar-Man70’li yılların başlarında keşfedilip iki albüm çıkaran Sixto Rodriguez’in kariyeri, albümlerinin  bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar satılmasından sonra çok kısa bir sürede sona erecektir. Rodriguez’in yeteneğinin farkında olan müzik sektöründeki birkaç kişi için bu tam bir hayal kırıklığıdır; böylesine unutulmaması gereken bir yetenek nasıl olur da koca ülke tarafından görmezden gelinebilir? Ne var ki ‘son’ diye düşündükleri aslında mucizevi bir hikayenin başlangıç cümleleridir sadece. Çünkü Sixto Rodriguez’in albümleri tesadüfi ve kaçak yollarla bir şekilde Güney Afrika’da dinlenmeye başlayacak ve yıllar içerisinde Rodriguez Güney Afrika’da bir ikon haline gelecek, albümleri milyonlar satacak, herkes Rodriguez’in şarkılarını bir ağızdan söyleyecektir. Onun hakkında fikir sahibi Continue reading

Peeping Tom (1960): Biz Burada Röntgencileri Sevmeyiz Dostum

Peeping-TomMartin Scorsese’ye göre Peeping Tom, film yapmak üzerine söylenebilecek her şeyin söylendiği iki filmden biri. Diğeri de Fellini’nin klasik filmi 8½. Scorsese bu bağlantıyı ‘bakmak’ ve ‘film yapmak’ arasındaki ilişkiden kuruyor. Yönetmenler kendi gözlerinden gördükleri dünyayı, kendilerine göre şekillendirerek filmlerinde seyirciye sunar. Yani sinemada esas olan yönetmenin bakışıdır. Bu açıdan, Michael Powell‘ın filmi de bakmak üzerine bir film olduğundan film yapma deneyimi üzerine önemli cümleler söylüyor.

Henüz ilk açılış sahnesinde film kendini belli ediyor zaten. Yakın planda kapalı bir göz birden açılıverir. Bu göz hikayenin ana karakteri Mark Lewis’e aittir ve film boyunca biz bu gözün Continue reading

Promised Land (2012): Benim Sadık Yarim Kara Topraktır

Promised-LandFestivallerin ünlü yönetmeni Gus Van Sant’ın Matt Damon ile ortak yürüttüğü bu projesi, Amerika’da doğalgaz tesisi kurmak için el değmemiş topraklar arayan iki satış sorumlusunun kırsal bir kasabada geçen hikayesini anlatıyor. Bu filmin dikkate değer en önemli özelliği Matt Damon ve John Krasinski’nin Dave Eggers’in hikayesinden yola çıkarak yazdıkları senaryosu. Çünkü Promised Land belki de bu yüzyılın en büyük sorunlarından birini oluşturacak hidrolik kırılma ile doğalgaz çıkarma hakkında bazı tespitlerde bulunmakta. Film hakkında yoruma geçmeden önce filmin dikkat etmemizi istediği gerçeklerden bahsetmek daha yararlı olacaktır. Continue reading

Midnight in Paris (2011): Şimdi Paris’te Olmak Vardı Anasını Satayım!

Midnight-in-ParisHep aynı filmleri yapar Woody Allen. Kompleks ve korkularını adeta hastalık boyutlarında yaşayan karakterlere hemen hemen her filminde yer verir. Cinsellik, yaşlılık ve ölüm takıntısını ön planda tutar ve bu sorunları en saf halleriyle seyirciye sunar. Son dönem filmleri öncekilere göre daha ciddi görünseler de mizahi dil Woody Allen sinemasının vazgeçilmezidir. Yine de her filmi o kadar zekice kotarılmıştır ki, bir Woody Allen filmi seyirciye mutlaka heyecan verici yepyeni bir sinema deneyimi vaat eder.

Midnight in Paris, boşuna en iyi senaryo Oscar’ı almadı. Bu film sıradan bir Paris güzellemesi değil, Woody Continue reading

Jagten (2012): Danimarka’da Mahalle Baskısı ve Linç Kültürü Var!

Jagten2012 yılında Cannes En iyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü Mads Mikkelsen’in almasıyla dikkat çeken ve aynı yıl Filmekimi ile Türkiye’de izleme şansına eriştiğimiz Jagten,  çok güçlü ve ağır bir dile sahip, anlatacaklarını yavaşça izleyicinin zihnine işleyerek ilerleyip hikayesini eksiksiz bir şekilde anlatma becerisi gösteriyor.

Boşanmış ve tek başına yaşayan 40 yaşındaki Lucas, insanların av faaliyetleri çerçevesinde örgütlenip aile oldukları küçük bir kasabada yaşamaktadır. Kreşte küçük çocuklarla ilgilenmekte, oğlunu boşandığı eşinden geri alma peşindedir. Aynı zamanda farkında olmasa da, en yakın arkadaşının küçük kızının hayallerini süslemektedir. Bu küçük kızın anlık sersemliğinde ve Continue reading

Elephant (2003): Ne de Olsa Gençler, Kanları Kaynıyor Tabii

ElephantAlkolik babasının arkasını toplayan John, hayatı ve insanları fotoğraflarına kaydeden Elias, aşık çift Nathan ve Carrie, vücudundan utanan asosyal Michelle, bulimiyalı kız grubu Brittany, Jordan ve Nicole, şiddeti bilgisayar oyunlarından ve internetten öğrenen Eric ve A Clockwork Orange’ın Alex’iyle büyük benzerlikler taşıyan cani piyanist Alex. Bu gençler gerçek değiller ama hepsinin benzerlerine okul hayatımız boyunca, hepimiz mutlaka rastladık. İşte bu yüzden, Elephant’ın gerçeklik hissi çok güçlü. Filmdeki karakterlerin hepsi çok yalın biçimde ve zekice kurgulanmış, sonuçta da ortaya adeta elle tutulacak kadar gerçek karakterler ve gerçek bir hikaye çıkmış. Bunda tabii ki, senaryonun yaşanmış bir olay üzerine kurulmuş olmasının da payı büyük. Continue reading

Psycho (1960): Freud ve Zizek’in Hitchcock İle İmtihanı

PsychoAlfred Hitchcock tarafından çekilen 1960 yapımı korku ve gerilim filmi olan Psycho’nun Türkiye’de gösterime giriş yılı 1965. Film, temel olarak bir emlakçıda çalışan sekreter Marion Crane (Janet Leigh) ve yalnız yaşayan motel sahibi Norman Bates (Anthony Perkins) arasındaki karşılaşmayı anlatıyor. Marion ve farklı bir şehirde yaşayan sevgilisinin evlenmelerinin önündeki tek engel yeterince paralarının olmayışıdır. Bu yüzden Marion’ın patronunun kendisine emanet ettiği 40 bin doları alıp kaçmak için bir saniye bile düşünmesine gerek olmaz. Sevgilisine giden yoldaki amatör fakat kararlı hali ve polisin takibe aldığı Marion’ın her an yakalanabileceği ihtimali görünür hale getirilerek, Continue reading

The Gods Must Be Crazy (1980): Bir Kola Şişesi Nelere Kadirmiş Arkadaş!

The-Gods-Must-Be-CrazyYapımcılığını, senaristliğini ve yönetmenliğini Jamie Uys’un üstlendiği 1980 yapımı, Güney Afrika’da çekilmiş ve ülkemizde 1981 yılında gösterime girmiş aksiyon-komedi filmi olan The Gods Must Be Crazy, birbirine paralel 3 hikaye anlatır. İlk hikayede öfke, kıskançlık, mülkiyet, suç gibi kavramlardan bihaber yaşayan Bushman’lerden oluşan bir kabilenin hayatının, modern dünyaya ait bir kola şişesiyle değişmesi anlatılır. İkinci hikayede botanik araştırması için Afrika’ya gelen bir araştırmacının, öğretmenlik yapmak için oraya gelen Amerikalı güzel kadını etkilemeye çalışması konu edilir. Üçüncü hikayede ise otorite peşindeki gerillalar vardır.

Jules Verne’in Balonla Beş Hafta adlı romanının bir bölümünde yükü hafifletmek amacıyla balondan ağırlıklar atılmaktadır. O sırada bir şişeyi de Continue reading

Rebel Without a Cause (1955): Eskiden Buralar Hep Bağdat Caddesiydi

Rebel-Without-a-CauseNicholas Ray’in filmi, başkahraman Jim Stark’ın asi tavırları ve alkollü olması sebebiyle tutuklanıp polis merkezine getirilmesiyle başlıyor. Ailesiyle birlikte mahalleye yeni taşınmış olan Jim depresyondadır çünkü ailesi Jim’i bahane ederek sürekli taşınmaktadır ve bu nedenle genç kahramanımız da arkadaş edinmekte zorluk çeker. Jim’in yeni okulundaki gençler kasıntı ve havalı tavırlarıyla dikkat çeken tiplerden oluşur ve bu yeniyetme gençlerin en büyük korkuları da ‘tavuk’ olarak adlandırılıp yaşıtları tarafından ezilmektir. Bu etos sistemi içinde, genç erkeklerden beklenen şey, cesaretlerini her daim göstermeleri ve bu yolla yaşıtları arasında saygın bir konum edinmeleridir. Bu cesaret gösterileri zaman zaman içlerinden birinin ölmesine sebep olabilen, çalıntı Continue reading