Flipped (2010): Kendini İyi Hisset Filmi Sevenlere İlk Aşk Filmi

FlippedAmelie, Little Miss Sunshine gibi kendini iyi hisset filmlerinin bazen ciddi anlamda bünyede ağrı kesici, ateş düşürücü etkisi olabiliyor. Bu tarz filmlerin sevilmesinin ana sebebi de seyircinin izlerken yorulmaması, film bittiğinde meditasyona uğramış gibi rahatlayarak keyifle hayatına devam etmesi elbette. Örneğini verdiğim kendini iyi hisset filmlerinin haricinde 2010 yılında vizyona giren bir film daha var ki, kalitesiyle ve usta yönetmeni Rob Reiner’in sayesinde bu kategoride izlenmesi gereken filmler arasına muhakkak alınmalı. Bahsettiğim film, genç oyuncular Madeline Caroll ve Callan McAuliffe’nin başrollerini paylaştığı Flipped, ilk aşklarını yaşayan Juli Baker ile Bryce Loski’nin aşkı keşfedince ters düz olmalarını Continue reading

Before Midnight (2013) : Yıllar Geçtikçe Sıradanlaşmayan Bir Hikaye

Before-MidnightJesse ve Celine… 1995 yılında Viyana’da karşımıza çıktılar, daha sonra 2004 yılında Paris’te. Şimdiyse Yunanistan’dalar ama geçen süre içerisinde anlattıkları hikaye hep benzermiş gibi ilerlese de aslında çok değişti. Richard Linklater’in çoğu sinemasever için şimdiden efsaneleşmiş, gerçek zamanla birlikte yaşlanan karakterleriyle zenginleşen Before serisinin son halkası, bir öncekinden yine dokuz sene sonra karşımızda ve biz seriyi defalarca izleyenler için eski bir dostu yeniden görmek çok sevindirici. Yıllar boyunca görmediğin yakın bir arkadaşınla karşılaşıp onunla bir yerde oturup sohbet ettiğinde, onun sohbetini ne kadar da özlemiş olduğunu fark edersin, aynı duyguları Before Midnight’ta Jesse ve Celine konuşurken Continue reading

Yeni Başlayanlar İçin Hint Sineması: Aamir Khan’la Tanışmak (1. Bölüm)

Aamir-KhanBenim gibi birçok kişi Ramazan ayında ya iftarı beklerken ya da sahurdan sonra uyku tutmayınca hemen izleyebileceği bir film arar. Kimisi için televizyonlarda iki haftada bir yayınlanan aksiyon filmleri bile bu sıkıntıyı gidermeye yetecekken, başta ben olmak üzere bazı insanlar da vardır ki kolay beğenmez, seçicidirler. Amerikan sinemasına karşı önyargılı olduğum, Avrupa sinemasında da son dönemlerde benzer şeyler izlediğimi düşünmeye başladığım bir dönemde Hint sinemasını, Bollywood’u keşfe çıkacağım hiç aklıma gelmezdi; zira Güney Kore sinemasından Kuzey Avrupa sinemasına kadar pek çok sinema kültürüne daha önceleri ilgi duymuş biri olarak Bollywood hakkında deneyimim neredeyse sıfırdı. Continue reading

Inch’Allah (2012): İsrail-Filistin Savaşında Kahrolsun Bağzı Şeyler

Inchallahİlk olarak 32. İstanbul Film Festivali’nde ülkemizde gösterimi yapılan, şu sıralar vizyonda olan Anais Barbeau-Lavalette imzalı Inch’Allah iddialı bir konuyla, İsrail-Filistin sınırında geçen hikayesiyle karşımızda. Savaş varsa kazanma yoktur, hep kaybetme vardır düşüncesiyle savaşın dağıttığı aileleri, yok ettiği hayatları ve izi kalmış mutlulukların hatırlanarak günlerin geçtiği bir coğrafyayı dramatize ederek anlatıyor Barbeau-Lavalette. Ancak konunun ağırlığı karşısında Inch’Allah’ın ciddi bir çözüm üretememesi ve hatta yanlış bir çözümleme yoluna gitmesi, gerçek adına umutsuz, film içinse naif bir portre çiziyor.

Kanadalı doktor Chloe’nin hayatı, gündüzleri Filistin’de çalıştığı Türk Kızılayı’nda, geceleri ise Continue reading

The Place Beyond the Pines (2013): Babalar ve Kayıp Çocukları

The-Place-Beyond-The-PinesDerek Cianfrance’in üçüncü uzun metrajlı filmi The Place Beyond the Pines, roman havası yakalayan ve detaylara önem veren senaryosuyla ve Ryan Gosling, Bradley Cooper, Eva Mendes gibi oyuncu kadrosuyla dikkat çeken bir yapım. Bu dikkatin tabi en önemli sebebi Derek Cianfrance’in geleceğe yönelik umut vaat ettiği ikinci filmi Blue Valentine‘dı. İki filmi yan yana getirip baktığımızda Derek Cianfrance’in takip edilmesi gerekilen yönetmenler listesinde olması gerektiğini, özellikle de senaryo işçiliğini seyir zevki açısından ön planda tutanlar için söyleyebiliriz.

Panayırlarda tehlikeli motosiklet gösterileri yaparak hayatını yaşayan asi ruhlu Handsome Luke (Ryan Gosling)’un eski sevgilisi Romina (Eva Mendes)’dan Continue reading

Stoker (2013): Chan Wook Park İçin Küçük, Amerika İçin Büyük Bir Adım!

StokerGüney Kore’li ünlü yönetmen Chan Wook Park’ın İngilizce çektiği ilk filmi Stoker, hem bu özelliğiyle hem de senaryosunun Prison Break‘ten tanıdığımız Wenthworth Miller’a ait olmasıyla henüz vizyona girmeden sinemaseverler için bir merak unsuru olmuştu. Nicole Kidman, Mia Wasikowska ve Matthew Goode’nin başrollerini paylaştığı filmi Miller Bram Stoker’s Dracula‘dan esinlenerek yazmış.

India içine kapanık, duyma ve görme yetileri ileri derecede gelişmiş, esrarengiz biridir. Genelde zamanını babasıyla birlikte avlara çıkarak geçirir, insanların kendisine dokunmasından hoşlanmaz, annesiyle arasında hep görünmez bir duvar vardır. 18 Continue reading

Dans la maison (2012): Röntgencilik Fantezisi Kuran İnsanların Filmi

Dans-la-maison2013 Cannes’ın polemiklerinden biri de François Ozon’un Jeune & Jolie fiminden sonra “Kadınların çoğu fahişelik fantezisi kurar” cümlesiydi. Daha sonra sosyal medya üzerinden özür dileyen yönetmenin ülkemizde vizyona giren bir önceki filmi Dans La Maison’un da yine içeriğinde farklı bir polemik konusu yatıyor; röntgencilik! İnsanın gizli ve özel olanı açığa çıkarıp emin olma isteği doğrultusunda röntgencilik isteği duyması filmde idealist edebiyat öğretmeni Germain ve üstün yazma yeteneğine sahip öğrencisi Claude tarafından işleniyor. Continue reading

Cafe de Flore (2011): Sevmek Ne Kadar Özveri, Ne kadar Fedakarlık?

Cafe-de-FloreFilm kritiği yaparken o filmi pek çok yöntemle ele almak mümkündür; kısa bir tavsiye yazısı şeklinde ya da derin teknik bir incelemeyle, o dönemin koşulları altında toplumbilimsel bir değerlendirme yaparak ya da auteurist bir yaklaşımla film hakkında çıkarımlarda bulunarak… Ama bazı filmler de vardır ki hakkında sadece ‘fanboy’ yazıları yazmak, film kritiği kurallarının dışına çıkmak, övmek ve daha çok övmek istersiniz. Bu illa ki sadece mükemmele yakın filmler için de geçerli değildir, bir yazar için olmaması gereken ‘bence’lerin yığınla etrafını saran vasat bir film için de olabilir. Jean-Marc Vallee imzalı 2011 yapımı Cafe de Flore objektif bir gözden bakıldığında vasatın da üstünde, seyri keyifli, ilginç bir Continue reading

Upstream Color (2013) : Sıradışı, Kafa Açan, Solucanlı Bir Film!

Upstream-ColorYönetmenliğini, daha önceden ismini Primer filminden duyduğumuz Shane Carruth’un yaptığı Upstream Color, 32. İstanbul Film Festivali’nde ilk olarak Türkiye’de görücüye çıkmış ve Mayınlı Bölge filmleri arasında gösterilmişti. Basmakalıp hikaye anlatım usullerinden uzak bir çizgide ilerleyen ve ses sanatını etkileyici bir şekilde kullanan film, algıları zorlayan konusuyla bu senenin en ‘kafa açıcı’ filmlerinden biri.

Upstream Color’da hakkında hiçbir bilgiye ulaşamadığımız esrarengiz bir hırsız (Thiago Martins), insanların zihinlerini bulandıran özel bir tür solucan kullanarak kaçırdığı kişilerin evlerine girmekte ve hırsızlık yapmaktadır. Kris (Amy Seimetz) ise hırsızımızın son kurbanı olarak zihni Continue reading

Searching for Sugar Man (2012) : Bir Şarkısın Sen, Ömür Boyu Sürecek

Searching-For-Sugar-Man70’li yılların başlarında keşfedilip iki albüm çıkaran Sixto Rodriguez’in kariyeri, albümlerinin  bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar satılmasından sonra çok kısa bir sürede sona erecektir. Rodriguez’in yeteneğinin farkında olan müzik sektöründeki birkaç kişi için bu tam bir hayal kırıklığıdır; böylesine unutulmaması gereken bir yetenek nasıl olur da koca ülke tarafından görmezden gelinebilir? Ne var ki ‘son’ diye düşündükleri aslında mucizevi bir hikayenin başlangıç cümleleridir sadece. Çünkü Sixto Rodriguez’in albümleri tesadüfi ve kaçak yollarla bir şekilde Güney Afrika’da dinlenmeye başlayacak ve yıllar içerisinde Rodriguez Güney Afrika’da bir ikon haline gelecek, albümleri milyonlar satacak, herkes Rodriguez’in şarkılarını bir ağızdan söyleyecektir. Onun hakkında fikir sahibi Continue reading