Son dokuz yılda on bir filme imza atarak üretkenliğini kanıtlamış Hong Sang So, film festivallerinden sıkça ismini duyduğumuz bir isim ve son filmi ‘Uri Sunhi’ de 33. Uluslar arası İstanbul Film Festivali’nde sinemaseverlerle buluşma fırsatı buldu. Locarno Film Festivali’nde en iyi yönetmen ödülünü alan film Hong Sang So’nun en iyi işi olmasa da hem teknik hem yazınsal anlamda ilgiye değer. Filmin türü hakkında hafif komedi, aynı zamanda romantik bir drama olarak nitelendirmek mümkün. Bir kadının etrafında büyülenmişçesine hareket eden ve birbirlerinin Sunhi ile olan ilişkilerinden habersiz üç adamın sade hikayesini izlerken, senaryodaki ince detayları yakalamak yönetmenle seyirci arasında eğlenceli bir oyuna dönüşüyor. Continue reading
Jiao You (2013): Tsai Ming Ling’in Sokak Köpekleri
Tayvan sinemasının günümüzdeki en ünlü yönetmeni Tsai Ming Ling bu sene 33.Uluslararası İstanbul Film Festivali’ne iki yeni filmiyle konuk oldu; Jiao You ve Xi You. Yönetmenin iki filmi de festivalin Mayınlı Bölge programında gösterim şansı buldu ve Jiao You filmini izledikten sonra neden filmlerin bu programda gösterildiğini çok iyi bir şekilde anlıyoruz. Çünkü özellikle Tsai Ming Ling sinemasına uzak seyirci kitlesi için izlenmesi çok zor olan, ‘yavaş filmler’ diyebileceğimiz kategoride en önde yer alabilecek bir filmle karşı karşıyayız. Festivalin son günü izlediğim seansta salonun neredeyse yarısı salonu terk etti ve bu tahminimce filmin içeriğinden çok biçimiyle alakalıydı. Continue reading
Mandariinid (2013) : Mandalina Savaşları
1990 yılında Abhazya’da başlayan savaş, o topraklarda yıllardır huzur içinde yaşayan Estonyalı halkın da evinin önüne kadar uzanmıştır. Çoğu Estonyalı’nın evlerini terk edip ülkelerine geri döndükleri kanlı Abhazya topraklarında geriye iki yaşlı adam kalmıştır; mandalina ağaçları olan ve savaş zamanı mandalina ticaretine başlamaya karar veren Margus ve ona marangoz atölyesinde kasalar yapan yakın arkadaşı Ivo. Bu iki yaşlı adamın sakin hayatları savaşla birlikte evlerini durak niyetine kullanan askerlerle bozulmuştur ancak hem Ivo hem de Margus bu duruma aşırı bir tepki göstermezler. Continue reading
Anni Felici (2013): Otobiyografik Bir Keşif Yolculuğu
İtalyan sinemasını takip edenlerin “My Brother is an Only Child” filminden tanıdığı yönetmen Daniele Luchetti’nin otobiyografik olarak nitelendirebileceğimiz son filmi “Anni Felici” bu sene 33. Uluslararası İstanbul Film Festivali yarışma filmlerinden. 70’li yıllarda yönetmen Luchetti’nin çocukluk döneminde geçtiğini tahmin ettiğimiz film, yönetmenin ailesinde yaşanan fırtınalı yıllara odaklanıyor. Babası Guido çağ dışı kalıpların dışına çıkmak isteyen bir sanatçıdır ve ürettiği son eserle birlikte eline Milan’da canlı performans sergileme fırsatı geçmiştir. Annesi Serena ise ilk başlarda tipik kıskanç, çocukları için yaşayan, kocasının başarıları karşısında sönük kalmış bir tiptir ve kendini ifade edemeyen bu hali ortaya mutsuz bir çift portresi çıkarmaktadır. Continue reading
Les Garçons et Guillaume, a table (2013): Cesar Fatihi, Yılın En Eğlenceli Filmi
Guillaume Gallienne’nin bu filmi en büyük sükseyi 2014 Cesar ödüllerinde yaptı ve en iyi film dahil olmak üzere beş ödül aldı. “La vie d’Adele”, “Venus in Fur” gibi iddialı yapımların arasından sıyrılan bu ilk film, yönetmenin aynı zamanda başrolde olduğu, hatta kendi gençlik yıllarını anlattığı kişisel bir film. 86 dakikalık kısa süresi boyunca Guillaume bizi gençlik yıllarına, cinsel kimliğini aradığı uzun bir yolculuğa çıkarıyor ve İngiltere, İspanya ve Almanya gibi ülkelere de uğrayan bu yol hikayesi sıfırdan başlayan bir ‘looser’ karakterin nasıl kendisini keşfederek güven inşa edebileceğini anlatıyor. Continue reading
9 Mois Ferme (2013): Themis’in Gözündeki Bağ Çözülürse
Adaleti simgeleyen en bilindik figür, Yunan mitolojisindeki adalet tanrıçası Themis’tir. Bir elinde uzun kılıcı, diğer elinde şaşmaz terazisiyle dengeli ve sert bir imaj çizen Themis heykelinin bir diğer özelliği de gözlerinin bağlı olmasıdır. Themis’in göz bağı onun tarafsızlığını simgeler, gözleri bağlıdır çünkü davalı-davacı ikilisinden herhangi birini görüp taraf olmaması gerekmektedir. Peki bir elinde adaletin cezalandırıcı keskin kılıcını, diğer taraftan adaletin dengesini gösteren terazisini tutan bir figürün gerçekten o göz bağına ihtiyaç var mı? Daha çok oyunculuğuyla tanıdığımız, aynı zamanda yönetmen ve senarist olarak parlak bir kariyere sahip Fransız Albert Dupontel, bu dinamik kara komedi filminde adaletin gözündeki bağı çözüyor Continue reading
La Vénus à la Fourrure (2013): Polanski’den Kadın-Erkek Dengesine Entelektüel Bir Yorum
33.Uluslararası İstanbul Film Festivali Akbank Galaları bölümünde gösterilecek olan, 2013 yılının Cannes filminde yarışma filmi olarak boy gösteren Roman Polanski’nin son filmi, usta yönetmenin eşi Emanuelle Seigner’in başrolde şov yaptığı kişisel bir film. Kürklü Venüs oyununun tiyatro uyarlamasını yapmak için oyuncu seçmeleri düzenleyen yazar Thomas, başarısız geçen elemeler sonucunda hala aradığı oyuncuyu bulamaz ve tam elemelerın yapıldığı tiyatro salonundan çıkarken gizemli bir kadın, Wanda’yla karşılaşır. Wanda elemelere geç kaldığını ve kendisine bir şans verilmesini ister, oyunun yazarı ve hırslı oyuncu adayı bir anda kendilerini Kürklü Venüs oyununu canlandırırken bulurlar ve oyunla gerçek arasındaki çizgi yavaş yavaş silinmeye başlar. Continue reading
Pioneer (2013): Norveç’te Bir Hollywood Polisiyesi
1980’li yılların başlarında geçen Norveç filmi Pioneer, Kuzey Denizi’nde petrol ve gaz bulan Norveçlilerin suyun 500 m altından boru hattı döşeyerek petrolü ve gazı kontrol altına alma projesi çevresinde geçen, stratejik oyunların da bu uğurda hiç durmadan oynandığı bir hikayeye odaklanıyor. Yönetmen koltuğundaki isim daha önce ‘Prozac Nation’ ve ‘Insomnia’ filmlerinden tanıdığımız Erik Skjoldbjærg ve başrolde de yakın zamanda ‘Headhunters’ filminde Nicolai Coster Waldau ile birlikte döktüren Aksel Hennie bulunmakta. Bu sene 33. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde Dünya Festivallerinden bölümünde izleme fırsatı bulacağımız film çokça Hollywood aksiyon filmlerinin kendine has kalıplarından beslenen, hikayenin esrarı altında boğulan bir film.
Philomena (2013): Elli Yılın Ardından Aramaya İnanmak
Philomena Lee’nin hikayesine baktığımızda, hayatın kendisine acı sürprizler hazırladığını ve daha henüz adı koyulurken ilk sürprizin yapıldığını görüyoruz. İşkence edilerek öldürüldüğü düşünülen Aziz Philomena’nın ismini alan karakterimiz, bu şanssız isminin hakkını vermek istercesine kendi hayatını işkenceye çevirip ölmeye bekleyen yaşlı bir kadın olarak çıkıyor karşımıza. Judi Dench’in yine büyüleyen performansıyla beyazperdede ete kemiğe bürünen Philomena Lee’nin gerçek hikayesi onun elli yıllık işkencesinin bitimiyle başlıyor. Elli yıl önce rahibeler tarafından kurulmuş Magdalene Enstitülerinde yaşarken gayrı meşru çocuğu idare tarafından zengin bir aileye satıldığında kapılarını kapattığı kalbini son bir umutla ve biraz da pişmanlık duyarak tekrar açıyor Continue reading
Big Bad Wolves (2013): Ah O Adam Benim Elime Bir Geçse!
Quentin Tarantino’nun imzasını attığı ve filmin yapımcılarının da filmle birlikte her yere beraberinde götürdükleri o klasik cümleyi ben de filmin isminin yanında başlığa taşımak isterdim ancak böyle bir şey tam olarak abartmak olurdu. O cümle ne mi? 2013 yılının en iyi filmi. Evet, Quentin Tarantino’nun geçen senelerde yaptığı gibi senenin en iyi on filmini sıraladığı listenin ilk sırası İsrail yapımı bir suç filmi olan Big Bad Wolves’a ayrılmış ve usta yönetmen eklemiş; senenin en iyi filmi diye. Böylesine bir reklamı filmin yapımcıları para verseler yapamazlardı herhalde, hazır 33. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde Türkiye’de izleme imkanı bulabilecekken, filmin afişindeki o şaşaalı cümleyi görüp bilet almak için hazırda bekleyenlere kötü haberi vereyim; Continue reading